Yazar Yetgül Karaçelik'ten 10 Ekim öyküleri derlemesi
10.10.2018 12:57 KÜLTÜR SANAT

Edebiyat ağırlıklı eleştiriler ve tanıtım yazıları yazan yazar Yetgül Karaçelik, 10 Ekim Gar Katliamı sonrasında edebiyatımıza, öykülere yansıyan 10 Ekim hikâyelerini derledi:

Bakarken gözlerinden kırlangıçlar havalanıyordu

10 Ekim Ankara Garı saldırısının üzerinden üç yıl geçti. Bu saldırıyı yaşayanlar ve bu saldırıya tanıklık edenlerin hafızasında yaşananlar bütün canlılığıyla dün gibi tazeliğini koruyor. Diğer katliamların bellekte yerini koruduğu gibi… Unutarak ya da bütün olanları hiç yaşanmamış gibi kabul ederek yaşamlarımıza devam etmek de mümkün değil. Bir anıtımız yok, mezar taşlarımızdan başka… Türkiye’nin bütün illerinden yola çıkarak Ankara’da toplanan insanlarımız, tabutlarla yine Türkiye’nin dört bir yanına dağıldı. Her yerde acı bir hikaye, hikayeleri kaldı. Bu hikayeler toplumsal bellekten silinmemek üzere, kaleme alınan öykülere sızdı. Şimdi her bir öykü, bizim yok edilmeye çalışılan insanlığımızın bir belgesi olarak kitap aralarında, yüz yıllar sonra bakıldığında o günü hatırlamak ve her ne pahasına olursa olsun ‘barış’ talebinden vazgeçmemek için geleceği bekliyor.

Su gibiydin kızım, akıyordun avuçlarımdan

Oysa ben seninle ilk defa böyle bir şey yaptığım için çok heyecanlıydım. Hâlâ öyleyim, bakma öldüğüme. Şimdi şuracıkta, taşların üzerinde uzanırken bile mutluyum. Ankara garında yaşamını yitiren genç bir kadının dilinden dökülen kelimeler bunlar. En çok, ölenlerin konuşmaya hakkı var belki de. Tam da burada başlıyor yazar onları konuşturmaya. Bir baba ile kızın haftalar öncesinde, o renkli kalabalığın içine karışıp en onulmaz olarak görülen, ‘barış’ı istemek için omuz omuza yürüme düşünü anlatıyor “Elimi Tuttun” öyküsü. Polat Özlüoğlu’nun Hevesi Kirpiğinde kitabı bu öyküyle başlıyor. Katliamın hemen ardından, kaybettiklerimizin yakınlarının, arkadaşlarının dilinden, onların Ankara’ya gidiş hikayeleri vardır. Hepsi heyecanlı, coşkulu, inatçı… Ancak bir o kadar da tedirgin. Her gün patlayan bombalarla birlikte onlarca, yüzlerce insan yaşamını yitiriyor. Herkesin yüzünde emanet bir mutluluk, yüreklerinde sevinç vardı. Çünkü henüz Suruç’ta yaşamını yitiren gencecik insanların yası vardı garda toplanan binlerce insanın yüreklerinde.

Özlüoğlu, kitabının son öyküsü “Elini Tuttum”la ilk öyküsünü tamamlıyor. Bu defa yaşananları kızıyla birlikte, yüzlerce insanı kaybeden babanın dilinden dinliyoruz. Bakarken Gözlerinden Kırlangıçlar havalanıyordu, konuşurken dudaklarından kiraz çiçekleri saçılıyordu” Omuz omuza yürümenin sevinci dökülüyor bu sözlerle babanın dilinden. Çünkü yetiştirdiği kızının dilinde nefret dolu sözler yoktur, bakışlarından öfke yerine kırlangıçlar geçer tıpkı yanı başındaki diğer insanlar gibi. Ancak birbiri ardına patlayan iki bombayla birlikte geriye; çığlıklar, siren sesleri, parçalanmış bedenler kalır. Bir babanın kızının kulaklarına fısıldadığı o son sözler, Su gibiydin kızım akıyordun avuçlarımdan.

Havada kan tutulması var

Yüzlerce insanın katledildiği Ankara Garı saldırısında düşmanın çaresizliğini öyküler Belma Fırat “Ayin” öyküsünde. Varsa kudretin, diz çökerim önünde. Tasmam boynumda. Zincirini elinde tut. Dolaştır beni sokak sokak… Yüzlerce insan, iktidar uğruna bir tören eşliğinde kurban edilmiştir. Çünkü bütün gidenlerin gözlerinde gördüğü kendi yenilgisidir. Bu yenilgiyi göze alamamak acımasızlaştırır katili, katilleri. Ardından kitlesel katliamlar başlar, bazen teker teker bazen de yüzlercesi birden… Ölenin gidişi ona rahat bir soluk aldırmaz. Çünkü gidenin geride bıraktığı cesaret yüzyıllarca mahkum eder katilini.

Ben olduğum için değil orada ‘biz’ olduğumuz için yaptılar bunu

Her hikayenin başladığı yer aynıdır, neydi içimizde kalan? Gördüklerimiz karşısında bu kadar dehşete düşmüşken, o en sevdiklerimiz neler yaşadı? Bir türlü tahammül edemediğimizin peşine düşüyor yazarlar. Muzaffer Kale, “Işıklar…” öyküsünde ölümü sonsuz bir döngünün içerisinde eritir. Patlamanın ardından arkadaşlarımız, annelerimiz, babalarımız, çocuklarımız en korunaklı yere, ana rahmine dönerler. Ana rahmi onları dışardaki bütün kötülüklerden korur, ağrıyı ortadan kaldırır. Bu metafor aynı zamanda yeniden doğuşu simgeler. Çünkü orada, o meydanda ‘ben’ler yoktur ‘biz’ler vardır. Diğer taraftan biz olmak, ötekileştirmemekten geçer.

Nasıl bir kurşundu ki öyle, beni bu hale getirdi bu! Kaç parçaya ayrıldım tam bilmiyorum, dur bi’ dakika, parçalara ayrıldığım doğru olabilir mi; ama düşünebiliyorum hâlâ… Böylelikle Kale, insan olmayı bedene mahkum etmekten çıkartır. Var oluş bedensel bir bütünlük gerektirmez. Bütün organların yerinde olması, insan olmak için yeterli değildir çünkü. Ankara’daki saldırı, bedensel bütünlüğe yönelik bir saldırı değildir. Orada bir araya gelen insanların talepleri, beklentileri, geleceğe dönük düşlerine yönelik bir saldırıdır. Bu yüzdendir ki Kale, “ışıklar” der onlara. Ve bu ışıkları sevmeyen, onlarla oynayanlar vardır. Ancak ne yaparsa yapsınlar doğum saati geldiğinde, doğacaklardır…

Kokusunu seviyorum diye, annem kucak kucak sümbül taşıyor her gün

10 Ekimden sonrasını yazıyor Arzu Bahar “Salınım” öyküsünde. Bedenin bir uzvunu o garın önünde bırakmak değildir onların acısı. O günden sonra gözlerinin içine kadar yayılan gülüşlerini yitirirler. Duyanlar, “şanslı” der onlar için. Oysa o gün, o patlamada ölmedikleri için hiç kimse şanslı olduğunu düşünmez. Hepsinin ikinci bir şansı olsaydı, bir diğerinin yerine ölmeye çoktan razıdır.

…gözlerimi kapatıyorum. Bir sayfanın usulca çevrilmesi gibi geçiyorum uykuya… Bir adam bağırıyor yanı başımda. Ta içinden bir yerden kopup geliyor sesi, katlana katlana ulaşıyor kulaklarıma. Adamın kucağında bir kadın. Başını göğsüne sımsıkı bastırmış, bebek gibi sallıyor kafası kan içindeki kadını. Sanki salladıkça can gelecek eline koluna. Öyle çaresiz…

Bahar, karamsar bir bakışla çaresizliği işlemez öyküsünde. O gün orada bütün olup bitenlere tanıklık edenleri, sonrasında yaşadıklarını bütün çıplaklığıyla hikaye eder. İyileşmek kolay değildir. Psikolojik desteği reddetmek bir tür direniştir unutmaya karşı. Diğer öykülerde olduğu gibi “Salınım” öyküsünde de bir isim çıkmaz karşımıza. Hepimizin yaşadığı ve gördüğü fotoğraf aynıdır. Ve herkesin yüreğinde aynı sızı kalmıştır. Bu yüzdendir ki kalanlar birbirlerinin elini sımsıkı tutar, annemiz kokusunu çok sevdiğimiz sümbülleri eksik etmez, o güzelim kokunun yanına yeniden başlayabilmek için çocukluğumuzu koyar.

Böylede başlayabilirdi her şey. Sımsıkı sarılmakla…

Bir de o gün orada Ankara’da olmayanlar vardı. Gidenlerin arkasından el sallayıp, geri dönmelerini bekleyenler. Ya da o güzelim kalabalığın arasında olmadıkları için içten içe kıskananlar.

Sibel Öz “İşte Her Şey Böyle Başladı” öyküsünde daha dışardan bir gözle işler Ankara saldırısını. Üstelik kitabının önsözünden anlarız ki, yazar iki yakın arkadaşı Erol Ekici ve Tekin Arslan’ı bu saldırıda sonsuzluğa uğurlamıştır. “Yokuş Yukarı İstanbul” onların nezdinde Ankara’daki yüzlerce insana adanmıştır. Kan kokuyor kitaplarımız, Paramparça kelimeler, Ankara katliamında yitirdiklerimize saygıyla… cümlesiyle açılır kitabın kapağı.

Öz, öfkenin yerine barış için toplanan yüzlerce insanın yaşam talebini koyar. Çünkü saldırı sonrasında bile toplumda yükseltilen nefret kültürü ortalıkta kol gezer. Bir gün önce olmuştu alt tarafı. Kaygı, korku, tepki, öfke… Yoktu. Hiçbir şey olmamış gibi pespaye, zavallı hayatlarını sürüklüyorlardı peşlerinden. Bu sürüp giden şeyin karşısında, diğerleriyle aynılaşmak, hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam etmektir Öz’ün çizdiği ‘toplum’un refleksi. Yazar, “Bütün bunlar, bütün bu kötülük nasıl başladı?” diye sordurur okura bu öyküyle. “Suçlu kim gerçekte? Peki, ilk suçlu??” Belki de her şey kızgınlıkla bir kediye tekme atmakla başlar. Sebepsiz kötülüktür bunun adı. Ve sebepsiz kötülük en tehlikelisidir; artık suçlu adı, yüzü olan biri değil, fail-i meçhuldür ve suç toplumsallaşmıştır. Sebepsiz kötülük, sonra bir virüs gibi hızlıca yayılır, çoğalır. Diğer bir ifadeyle, bir diğerini ötekileştirmek, ayrıştırmak kolaydır. Çünkü bizden istenilen tam olarak budur. Öz, barışa sahip çıkmanın güncel, siyasi gerekliliğinden ziyade, felsefi, düşünsel ve insanlıkla ilgili çok temel bir yanına vurgu yapar.

O zaman okur, öykünün adını değiştirir:

İşte Her Şey Böyle Başlamalı: Barışa Sahip Çıkarak!

Arzu Bahar, Kovulmadım, Ben Ayrıldım (Alakarga Yayınları)

Belma Fırat, Bugün Anne Gibi Değilim (Notabene Yayınları)

Muzaffer Kale, Sabahın Bir Devamı Vardı (Can Yayınları)

Polat Özlüoğlu, Hevesi Kirpiğinde (Notabene Yayınları)

Sibel Öz, Yokuş Yukarı İstanbul (Notabene yayınları)