Anasayfa BİRGÜN KİTAP Yazgıyı bozma bilincimizin ve cüretimizin geliştiği yerde umut belirir

Yazgıyı bozma bilincimizin ve cüretimizin geliştiği yerde umut belirir

Öteki Yayınevi’nden çıkan 2’nci şiir kitabı ‘Işığa Çözülenler’ hakkında Berivan Kaya ile söyleştik

Muazzez Uslu Avcı

>>Berivan, kendini Marksist olarak tanımlıyorsun ve toplumsal gerçekçiliği temel alıyorsun. Kendi ifadenle imgelerini Marksist kuram referansından yarattığını söylüyorsun. Tüm bunları derken, dünyada metafizik yazarların daha çok ilgi çektiği bir çağda, yalnızlaştığını hissediyor musun?
Nicelik olarak azız fakat öz olarak savunduklarımız dünyadaki ezilen çoğunluğun insanca yaşam isteğinden, yaşamlarını sevinçle sürdürme arzularından ibaret. Asıl sorun, genelde çoğunluğun özelde sanat üretimi yapanların gerçeklikle bağını sağlayacak olanakların hem ideolojik, kurumsal hem de kültürel yönden bastırılması, iktidarın yoğun kuşatması altında olmasıdır. Yazgıyı mutlaklaştıran ya da muğlâklaştıran metafizik yazarlar neden bu kadar popüler olsun aksi halde. Kederli ve çileli yaşam bir yazgı değil ki; sınıfsal sömürü ve savaşlardan kaynak alıyor. Marksizmin anlam dünyası herkes için ortak iyiyi aramak ve böyle bir sistemi hep birlikte inşaya girişmek. Bu erdemin ve bilincin sanattaki yansıması toplumcu gerçekçiliktir. Geçen yıl kaybettiğimiz Yılmaz Onay hocam ile aynı görüşü paylaşarak ben de ‘gerçekçilik’ demeyi yeterli buluyorum. Şiirdeki izdüşümüne ise kolektiflik lirizmi diyorum.

>>Gelelim Öteki Yayınevinden çıkan Işığa Çözülenler şiir kitabına. Bu kitapta son çeyrek yıldır birebir yaşadığımız, tanık olduğumuz savaşları, halkların, sığınmacıların dramını, kapitalist yabancılaşmayı işliyorsun. Şair aynı zamanda bir çağa tanıklık ediyor ise o çağın gerçeklerini şiirine yansıtma sorumluluğu taşımalı diyorsun. Peki, mesaj verme kaygısı dışında, şairin birebir toplumsal pratiğin içinde olması gerekir mi?
Öncelikle, ‘mesaj kaygısı’ ifadesiyle ilgili bir iki şey söylemek isterim. Gerçekçilik tutumu mesaj kaygısı taşımaz aslında; ‘gerçeklik’ zaten kendinde bir durumdur; yani eşyanın doğası dediğimiz şey. Gerçekçiler sınıflı toplumda egemen ideolojinin üstünü örttüğü, bu ‘kendinde şey’i açığa çıkarırlar. Daha ileri gidersek kendisi için olanı da gösterirler. Nâzım Hikmet’in “anlamak gideni ve gelmekte olanı” dediği, yaşamın maddeci diyalektiğini. Etik sorumluluk dediğimiz de budur. Mesaj kaygısı bu şekilde anlaşılırsa doğrudur. Toplumsal pratiğe gelince; şair, yaptıklarıyla ve yapmadıklarıyla yaşanılan her şeyin canlı bir parçası; uzaktan seyretmiyor aksine payına düşeni fazlasıyla alıyor. Ücretli kölelik yaşamamış şair var mıdır, ya da işsiz kalmamış, iktidar kuşatması, şiddeti görmemiş? Bugün sanattaki sorun olaylara seyirci kalmak değil; kişinin en başta kendine seyirci kalmasıdır. Çağa tanıklık dediğimiz ‘gerçekçilik bilinci’, kişinin önce kendi özgürlüğünü sorgulamasıyla başlar. Özgürlük inşası; birey olarak itiraz etmek, bir beden olarak kendi direnişini örgütlemekse; o bilinç süreci kişiyi zaten toplumsal bağlara, birlikteliklere götürür. Değişim ve dönüşümler için etkinlik üretir.

>>Işığa Çözülenler giriş olarak ise şu dörtlükle başlıyor: tuvalde çıplak renklerin tadıyla öle dirile/tutkuyu yücelten kadim esmerliğimiz/adil bir barınak içinde usulca/ışığa çözülüverince… Bu anlamda ilk şiirlerinin, senin söyleminle aşk imgesiyle yola çıkan doğa ve emekle buluşan ve her uğrakta başkaldırı bilgisine varan poetik sesi Işığa Çözülenler’de adil bir dünya içinde direnen bedenlerin özgürlük çağrısına mı dönüşüyor?
Beden zihin parçalanması yani yabancılaşma, bildiğimiz gibi sınıflı toplumla başlıyor. İnsanlığın özgür olduğu ilkel komünal dönemini saymazsak, bedenin yeniden aklına kavuşması sorunu, emeğin özgürleşme sorunu gibi temel bir çelişki olarak hala insanlığın önünde duruyor. Hani hep şiir akılla, bilgiyle yazılmaz sözcükle yazılır diyen liberal/postmodernist kesim, nedense karşı çıktıkları bu verili aklın tam da komünal akıl ve kolektivist estetik ile karşı çıkmamız gereken burjuva aklı olduğunu görmezden gelirler. Sözünü ettiğin dizelere gelince… Kitabın ilk şiiri Hatırlayışlar’da geçen bir dörtlük bu. Yenilgi ve yılgınlıklar karşısında; direnişin “başlangıç” coşkusunu hatırlamak; direnen bedenler olarak katı karanlıktan çıkarak ışığa çözülmek ve yeniden ışıkta yoğunlaşmak. Direnen bedenler sayesinde ışığın her yere ulaştığı an, ortaklaşa sağlanmış bir özgürlük alanı neden olmasın.

>>Örneğin Mavi Ağıt’ta, “Yazılmadı ki öyküsü!/kırlangıç yuvası/benim ülkemde de kırlangıç yuvası…/gördüğüm!/mavimsi/yas’a kolay /düşmedikleri” diyorsun. Şiirlerinde savaş, iktidar kuşatması, varoluşsal özgürlük ağırlıklı temalar olduğu halde, ülküsel bir yüce ya da karamsarlık yok, aksine itirazla ve direnişle ortaya çıkan umut söz konusu. Umut günümüz edebiyatında sahicilik açısından genelde yok sayılıyor. Bu bir tezatlık değil mi?
Sahicilik ya da gerçekçilik; zamanın, olanın bitenin anlık görüntüsü değil ki! Hangi alanda etkinlik gösterirsek gösterelim temel mesele “maddi/tarihsel gerçekliği” açıklayabilmektir. Siyasette açıklamazsak yalan oluruz. Düzen siyaseti ile Marksist siyaset arasındaki makas buradadır. Toplumdaki gözbağını çözen Marksist bilinçtir. Sosyolojide açıklamazsak sosyal sorunlara geçici çözümler önermiş oluruz ki alttan alta katlanarak büyürler. Psikolojide anlatamazsak toplumun bir kısmının kendini hastalıklı sanmasını sağlarız. Sanatta ise yanlış bir estetik tercih içinde oluruz. Gerçekçilik, olan bitenin yazgı olmadığı bilincine sahip çıkmaktır. Yazgıyı bozma bilincimizin ve cüretimizin geliştiği yerde umut belirir. Eğer umudu, yaşamın ve direnişin kendinde/kendisi için durumu olarak yakalarsanız romantizme/ülküselliğe yaslanmaya gerek olmaz; hamasi söyleme, kof iyimserliğe veya basmakalıp, kavramcı bağırışlara gerek olmaz. Böylece şiirin estetik yönü de güçlenir.

>>O halde baştan beri konuştuklarımızı özetlersek şiir, özgürlük sorunu için sanatın genelinde olduğu gibi etik bir sorumluluk taşır diyebilir miyiz?
İnsanın, toplumun hikâyesinden bahsediyorsak evet; insanlığın acılarla dolu hikâyesinde gerçekçi sanat özgür hissettirir; sevme bilincini, duygudaşlığı geliştirir. Bu hissin duyulduğu an aynı zamanda gerçeklikle bir çatışmanın su yüzüne çıktığı andır. Hem coşkulu bir keşif hali hem de kölelik durumuyla yüzleşme halidir. Bu durumda insan neyle kuşatıldığının farkına da varmalıdır. Ve toplumsal bir varlık oluşumuz bu kuşatmayı kırmak için tek olanaktır. Sanat; en azından bizim anladığımız ve savunduğumuz sanat bu erdeme sahiptir.

- Reklam -

SON HABERLER

İktidarın değil, halkın bekası için oy kullan

Pazar günü yerel seçim var. Halk yaşadığı kentin nasıl bir politika ve...

31 Mart’ta kim kime hesap kesecek?

AKP rejiminin Batı emperyalizmiyle çelişkisi büyük ölçüde S-400 krizinde düğümleniyor. Özellikle Avrupa,...

Muhalefete karşı medya

Ya da tersi; medyaya karşı muhalefet! Bu seçimde ilk...

Ağar’lar ve Başkaya’lar

Memleket ikinci sınıf bir korku filmi gibi, kötü karakterleri hiç yok olmuyor....

Yeni Zelandalı spikerler başını örterken

Yeni Zelanda’yı konuş konuş bitiremedik. Saldırının üzerine ayrıca, saldırıdan sonra Yeni Zelanda’nın...

Kütüphanecilik Haftamız kutlu olsun!

Bir önceki yıldı galiba, Kütüphanecilik Haftası için bir etkinliğe katılmıştık. Benim bildiğim,...

Seçim günü resmi tatil midir?

SORU: Ben bir otelde çalışıyorum, seçim günü de...

Denizli Acıpayam’da eğitime 2 gün ara verildi

Denizli'nin Acıpayam ilçesinde 20 Mart'ta meydana gelen 5,5 büyüklüğündeki depremin ardından artçı...

Türkiye 4-0 Moldova

Türkiye 2020 Avrupa Futbol Şampiyonası (EURO 2020) Elemeleri H Grubu ikinci maçında Moldova'yı ağırladı.

Füsun Demirel’den Alper Taş’a destek

İsmi Beyoğlu Belediye Başkan adaylığına açıklandığı günden bu yana toplumun büyük ilgisiyle...