Yazı Dizisi -3: Milliyetçi cephe felaketi
11.03.2018 07:57 GÜNCEL

HAZIRLAYAN: CAN UĞUR [email protected] @canugur1987

AKP ve MHP’nin ittifakının nasıl bir seyir izleyeceği merak edilirken Türk sağının bu konuda başarılı bir sınav verdiği söylenemez. Demokrat Parti’nin Vatan Cephesi’nden Milliyetçi Cephelere ve 80 sonrası ittifaklara bakıldığında bu süreçlerin ülke için ‘felaket’ anlamına geldiği ortada. Akademisyen ve yazarlar bu ittifakların seyrini BirGün’e anlattı.

80’den sonra sağda birlik arayışları: ‘Dört eğilim’den ‘cumhur ittifakı’na

yazi-dizisi-3-milliyetci-cephe-felaketi-437550-1.

2012’den sonra işlemeye başlayan süreç, AKP açısından “sağın patronluğu” iddiasından “sağda birlik” fikrini iktidarı korumak için yeniden çağırmaya giden bir yolculuk oldu. Erdoğan, sağ motiflere ve sembollere yer verdiği, hamaset ve saldırganlık içeren bir dil kullanmaya başladı

Konuk Yazar: Kemal Can - Gazeteci, Yazar

yazi-dizisi-3-milliyetci-cephe-felaketi-437552-1.Sağın ideolojik zeminini oluşturan islamcılık, muhafazakarlık, milliyetçilik çizgilerini temsil eden partilerle, bu akımları serbest piyasacı kapitalist tercihlere bağlayan merkez sağ partilerin toplam oyu siyasette belirleyici hep bir ağırlık oluşturdu. Fakat, bu kuvvetli kültürel aidiyet evreni, temsil krizleri ve iç ideolojik gerilimler yüzünden sürekli bir birlik tablosu üretemedi. “Sağ” daha çok “ötekilere” karşı ortak duruşun ismi oldu. Türkiye’de siyaset, kültürel, etnik-dini, ideolojik kimlik gibi moral mensubiyetlerle daha ilişkili olduğundan sağ ve sol kavramları, “ötekini” tarif için daha kullanışlı ve kadim bir tartışmaya (Batılılaşma, modernleşme, sekülarizm) dayanan kökleri var. Sağın savunmacı, reaksiyoner kökten gelen karakteri “öteki” ile çok ilgili.

Necip Fazıl Kısakürek’in formülasyonundaki saldırgan, aksiyoner yön ise, “Müslümanlardan ve Türklerden ibaret vatan ve onların hükmettiği devlet” hayaliyle somutlanan sağ popülist dilin zeminini oluşturuyor. İktidarla ilişkiyi “dava” diye tarif eden bu popülist söylem, “geçmişi ihya” veya “kızıl elma” gibi yüksek beklentilerle “beka sorunu” gibi sürekli korkuların beraber yürüdüğü, yükselirken beklentiye, gerilerken korkuya yaslanan bir siyasi alan üretiyor. Sağ zihniyet dünyasında, kültürel olarak “yabancı” veya dış düşman uzantısı olarak “tehlikeli” bulduklarına karşı ve “devletin asli sahibi olma” çabasında güçlenmek için “birlik” fikri, her zaman büyük ilgi gördü. Bunu sağlayacak güçlü lider beklentisi hep canlı kaldı. Bu “özlenen” hedefe hangi yolla nasıl bir terkiple gidileceği ise, dönemsel farklılıklar gösteriyor.

Yazı Dizisi 1-: Milliyetçi cephe felaketi Yazı Dizisi 1-: Milliyetçi cephe felaketi


ANAP ve ‘dört eğilim’
1980 sonrası, sağ siyaset alanında “birlik” arayışlarının her türlüsünün izlenebildiği bir dönem. Çok partili hayatın yarısına tekabül eden bu 35 yıl içinde, “aynı parti içinde birlik” denemesi de, ittifak ve koalisyon örnekleri de, önemli etkinlik kavgaları da yaşandı. Sağ siyasetin “ideolojik uçlarının” kitlesel etkinlik sağladığı örnekler de (Refah Partisi, MHP, AKP), “sağda birlik” açısından önemli aktörler de (Özal ve Erdoğan) bu dönemde ortaya çıktı.

1982 Anayasası’nın cuntayla uyumlu sağ fikir dünyasının ürünü olan siyaset tasarımı, iki partili bir sistemi hedefliyordu. Daha sonraki yıllarda Özal tarafından gündeme getirilen “başkanlık sistemi” ve “iki buçuk parti” söylemi de bunun devamı. Neo-liberal rüzgârların çok sert estiği o yıllarda, dünya iktisadi sistemiyle entegrasyon programı yürüten ANAP, “dört eğilimi birleştirme” iddiasıyla liberallari de dahil ettiği büyük “sağ birlik” fikrinin merkezindeydi.

Dönemin siyasi iklimi dolayısıyla ötekileştirme, “çağın gerisinde, eskiye ait olma” gibi bir küçümsemeyle ifade ediliyordu. Sağ ideolojik talepler, iktisadi tercihlerle çatışmadıkça, “milli değerler” şeklinde yumuşatılarak korumaya alınırken, sol talepler, sınıfsal tartışma perspektifi ve iktisadi tercih eleştirileri, “ideolojiler öldü” başlığı altında itibarsızlaştırıldı. Başta sendikalar olmak üzere, toplumsal-siyasal örgütlenme alanları zayıflarken dini ve etnik kimlik siyaseti zemin buldu.
ANAP ile neoliberalizm lokomotifine bağlanan “yeni sağ birliğin” temsil yeteneği çok uzun sürmedi. İktisadi değişimin memnuniyetsizlerinin artması ve sağ tabanın ideolojik beklentilerinin doyurulamaması, ANAP’ın hegemonyasını çabuk dağıttı. ANAP ve DYP arasında büyüyen “merkez sağ” patronluğu yarışı, 12 Eylül travmasından sıyrılmaya başlayan Refah Partisi ve MHP’nin toparlanması sağ siyasetin “merkezini” zayıflattı.
yazi-dizisi-3-milliyetci-cephe-felaketi-437551-1.
‘Kutsal ittifak’tan AKP’ye
“Sağda birlik” arayışlarının önemli dönemeçlerinden biri 1991’deki Refah Partisi, MÇP ve IDP’nin kurduğu “kutsal ittifak” oldu. Barajı aşıp meclise girmek için oluşturulan ittifak, bu hedefin daha ilerisinde sonuçlar üretti. Refah Partisi’ne 95’te, MHP’ye 99’da iktidar ortaklığı yolunu açacak süreç başlarken, merkez sağdaki çözülme hızlandı. O zamana kadar “merkez sağ” iktidarlara ideolojik rota ve kadro temini gibi dolaylı ve marjinal bir alana itilmiş olan akımlar kitleselleşti.
90’lı yıllar boyunca, bir tarafta Kürt meselesi üzerinden sertleşen (ve poplaşan) milliyetçi dalganın, diğer yanda 28 Şubat ile zirveye çıkan laiklik geriliminin etkisinde peş peşe yaşanan ekonomik ve siyasi krizler, memnuniyetsiz kitleyi büyüttü. AB sürecini hızlandırma ve ekonomik çevrelerin “değişim” talebini karşılama iddiasındaki AKP, bu dönemin sert finalinin hemen öncesinde sahneye hazırlandı.

AKP, “milli görüş” gömleğini çıkartmış, “muhafazakar demokrat” bir proje olarak sunuldu ve merkez sağdaki boşluğa talip oldu. Seçmenin beklentileriyle ilişki kuran AKP’nin ANAP’ın çıkışına benzeyen bir görünümü vardı. “Otantik temsil” hevesi “28 Şubat” ile kırılan dindar-muhafazakâr seçmen büyük destek verdi. AB ve Kürt sorununda “liberal” tutuma itiraz eden milliyetçi oylar ise MHP’de kaldı. Bu tablo, sağın politik etkinliği açısından uygun bir rol paylaşımıydı.
2007’deki Cumhurbaşkanlığı tartışmaları, “e-muhtıra” gibi gerilimlerde geri çekilmeyip meydan okumayı seçen AKP, oy artışının verdiği özgüven ve Gülen Cemaati’yle ittifakın operasyonel katkısıyla karşı hamleler yaptı. MHP dışındaki tüm sağı toparladığına ve “çözüm süreciyle” destek tabanını genişletebileceğine inanan Erdoğan, milliyetçiliği devrini tamamlamış bir ideoloji olarak “ayaklar altına” almakta sakınca görmedi. Sağ seçmen blokundaki rövanşist tatmin AKP’ye 2011 seçiminde yüzde 49.8 oy getirdi.

‘Milli mutabakat’ ittifakı
Oy desteğini yükseltmek AKP ve Erdoğan’ın kendisini “güvende” hissetmesine yetmedi. Hızla değişmekte olan dış konjonktür, en önemli müttefik Cemaat’le yaşanan iktidar mücadelesinin çatışmaya doğru ilerlemesi, 2009 yerel seçimlerinde siyasi faturasının işaretleri görülen ekonomik daralma ve “çözüm sürecinin” oy kaybını da içerecek biçimde kontrolünün zorlaşması gelen riskin habercisiydi. Artık güçlenme taktiklerine değil savunma stratejisine, umuda değil korkuya ihtiyaç vardı.

2012’den sonra işlemeye başlayan süreç, AKP açısından “sağın patronluğu” iddiasından, “sağda birlik” fikrini iktidarı korumak için yeniden çağırmaya giden bir yolculuk oldu. Özellikle Erdoğan, arkeolojik sayılabilecek sağ motiflere, sembol ve sloganlara yer verdiği, oransız hamaset ve saldırganlık içeren bir dil kullanmaya başladı. 2007’den itibaren tohumları atılmış kutuplaştırma siyaseti yürürlüğe kondu. Savunma stratejisi için elzem olan milliyetçilik de, “çözüm masası” devrilerek geri çağırıldı.

İktidarı güvenceye almak için “400 vekil” talebiyle girilen 7 Haziran 2015 seçiminden iktidarın kaybedilmesi sonucuyla çıkılınca, milliyetçiliğe yaslanan “sağ birlik” arayışı zorunluluk haline geldi. Giderek sertleşen kutuplaşma, savaş politikalarına dönüş, MHP’nin lideri Bahçeli’nin önemli dönemeçlerdeki kritik müdahaleleri, “Allahın lütfu” 15 Temmuz Darbe Girişimi ve 16 Nisan Referandumu kimin kime mecbur, kimin kime göre hareket ettiğinin tartışmalı olduğu bir kurgu üretti.

Son olarak MHP ile AKP arasında mecburiyetlerin buluşmasıyla kurulan “Cumhur İttifakı”, bir tarafıyla 70’li yılların “Milliyetçi Cephe”’sini, bir tarafıyla 50’lerin “Vatan Cephesi”ni hatırlatıyor. Ama her durumda Türkiye’yi “milliyetçi - mukadesatçı” sağ birlik fikriyatının en geri formlarına, en agresif savunma reflekslerine götürüyor.