Yazmadan durabiliyorsan, yazma!
ENVER AYSEVER ENVER AYSEVER
“İnsan, çevresi daraldıkça, sözün kıymetini bilmeyenler arasında kıvranmaya başlar. Oysa damıtılmış sözün lezzetini duyduktan sonra; yeri geldiğinde içtenlikle susmayı öğrenince, zamanı yönlendirmek ve o ritmi kendince akıtmak istersin. Çekilmez biri olduğumu kabul ediyorum. Çünkü ben de kimselere katlanamaz haldeyim.”

1 Pazar günleri, aynı koltukta, tüm gün, bir tür hırsla okumaya başlıyorum uyanır uyanmaz. Dışarıya kulağımı tıkayıp, kendi dünyamı kurmaya çabalıyorum. Başarıyor muyum? Hayır. Hem kabuğuna çekilip kavgadan kaçmayı kendime yakıştıramıyorum hem de mutlaka bir yerden beni dürten olaylar gelişiyor. Böyle zamanlarda kendime bir reçetem var.

Okumaktan vazgeçmemek, müzik dinlemeye devam etmek ve disiplinli işçiliği bırakmamak. Yazıya her zaman sığınmak gerek.

Radyoculuğu sevdim. İkinci ayındayız. Şunca kısa zamanda ne çok iş yaptık. Demek yayıncılığa susamışım. Bazen küçücük bir yerden ses olmak değerli… Bir mikrofonla insanların ruhuna değmek… Dinleyicilerle sıkça karşılaşıyorum bu ara. Onlar şaşırıyor, belli etmek istemiyorum ama ben de çok tuhaf hissediyorum kendimi.

Buraya, günceye yazarken ne denli dürüst ve açık olduğumu soruyorum kendime. Birinin okuyacağını bilerek apaçık yazmak mümkün mü? Öte yandan hangimiz zihnimizin derininde olan bitene hâkimiz?

Kırgınlıkları soğuttuğumu sanıyordum. Öyle değilmiş meğer. Kinci değilim ama uzak durmaya niyetliyim artık kimi insanlara… Dünya küçüldü, her söz, sahibini buluyor…

2 Ağıt Değil
Gücünüz varsa sizin
Sözcüğü tutuklayın
Öğrenci, kitap, türkçe
En güzel kavramı dilimin
Ben ki düşünüyorum
Var olduğumdan beri
Silahlar bana dönük
Savaşlar sizin için
Gücünüz varsa artık
Usumu tutuklayın
Açtı kendini bir bayrak gibi işte
Ölümün üzerinde Hasan Tahsin
Bu silah başka silah
Bu ölüm başka ölüm
Gücünüz varsa sizin
Ölümü tutuklayın

Şükran Kurdakul şiiri bana uzaktır çoğu zaman. Yüksek sesle okunup, kavgaya davet eder havasından kaçardım. Elimde 2000 yılında fuarın onur yazarı olduğu dönemki “Şükran Kurdakul” kitabı var. Yaşamı şiirinden daha şiir Kurdakul’un. Tuhaftır; içinden geçtiğimiz zaman, bu kavga dizelerine, bu öfkeye, dirence, isyana gereksinim duydum. İyi geldi.
Şiirleri okudum. Yaşamını yeniden okudum. Yürekten bir yakınlık duydum Şükran Kurdakul’a.

3 “İyi kitaplar okumak, geçmiş yüzyılların en ünlü beyinleriyle sohbet etmeye, hatta bu yazarların en iyi düşüncelerini bize açtıkları bir sohbete benzer.” Descartes’ın sözleri. İnsan çevresi daraldıkça, sözün kıymetini bilmeyenler arasında kıvranmaya başlar. Kimileri kibirli bulur seni. Oysa damıtılmış sözün lezzetini duyduktan sonra; yeri geldiğinde içtenlikle susmayı öğrenince, zamanı yönlendirmek, o ritmi kendince akıtmak istersin. Çekilmez biri olduğumu kabul ediyorum. Çünkü ben de kimselere katlanamaz haldeyim.

“Felsefe Okuma Rehberi” diye bir kitap geldi. Yöntem göstermek iyi de, felsefe gereksinimini nasıl açıklayacağız. O bir yanıyla kendiliğinden gelişen yetenek, uğraş değil mi? Belki temel bir ihtiyaç… Zorla uyanmayacağına göre felsefe yapma arzusu, her kişi kendi yolunda, üslubunda ilerleyerek yöntemini geliştirecek. Başa dönersek; zorlu sorular olacak önce, yanıtlar gelince geçici bir rahatlamayla sakinleşecek us, ardından daha karmaşık yeni sorular/sorunlarla ilerleyecek düşünce… Bunu yaparken, tarihten süzülüp gelmiş ve başköşeye yerleşmiş yazarlarla/düşünürlerle söyleşmeye devam edeceğiz.

4 Akşam dostlarla iki yudum içip sohbet etmek için kapıya yöneldiğim sırada işittim haberi: Ankara’da, bir resim sergisi açılışında Rus elçisi sırtından vurularak, öldürüldü. Bizim memlekette uzun vadeli plan yapmak olası değil! Genç bir adam olan katil, bir şeyler haykırmış, sonunda çatışmaya girerek öldürülmüş. Manzaraya dakikalarca baktım öylece. Birini yok etmek istemek ne garip bir duygu! Bu hale nasıl geliyor ki insan? Hele ki savunmasız birini öldürmek, arkadan vurarak…

Siyasal İslam hareketleri tüm dünyada kana doymuyor. Bizim ülkemizde olmaz sandığımız ne varsa başımıza geldi.
Çocukların ne suçu var, diye düşünüp buluştuk dostlarla. Tüm akşam masanın konusu içinde bulunduğumuz bu girdaptı. Sabah erken kalkıyorum, haliyle geç saate dek ayakta kalamıyorum. Artık uykularım daha bir tedirgin. Bir türlü gün doğmuyor şehrimize. Saat beş sularında uyanıp dışarı bakıyorum, zifiri bir karanlık. Hemen elime telefonu alıp kaçırdığım bir olay var mı, diye bakıyorum. Bir cinnet hali…

“Aydınlanma Hareketi” toplantısında konuşma yaptım. Hava soğuk. Sırtımda taşınması güç bir yük… Sahaftan sızan soluk ışığın önünde durdum. Yazın hareketli olan sokaktan el ayak çekilmiş. Buğu yapmış camın ardından ölü göründü kitaplar. Sanki yan yana dizilmiş tabutlar gibi. Dinleyiciler arasından geçip masaya yerleştim. Yüzlere baktım. Birbirine tutunmaya çalışan insanlarız biz. Acılardan yorgundu yüzler…

yazmadan-durabiliyorsan-yazma-225893-1.

5 Freud’un 1927’de yazdığı “Amatör Psikanalizi” kitabını okudum. ‘Şarlatan Hekimlik’ suçlamasıyla mahkemeye verilen Dr. Reik için bir savunu olarak kaleme almış Sigmund Freud bu kısa kitabı. Benim ilgimi neden çekti? Günlük yaşamda fikirlerine çok danışılan insanların, riskli bir konum edindiklerini düşünürüm. “Her insan bir dünyadır” fikrini benimsersek eğer ki öyledir, sağlıklı bir yöntem edinmeksizin girişilen bu ruh çözümlemelerinin, farkında olmadan hasar yaratacağını düşünürüm.
Öte yandan bir türlü tam olarak tıbbın alanında olduğunu da düşünmezdim insan ruhunun. Eğer öyle olsaydı; edebiyat, sanat ve felsefeye gereksinim duymazdı insanlar… Freud; psikanaliz yapan kimsenin tıp eğitimi almasının bir kazanç olduğunu kabul ediyor. Ancak psikanaliz yapmak için mutlaka hekim olmanın gerekli olmadığı kanısında. Sanırım ben de aynı noktadayım. Eğer tıp, insan ruhunun tüm gizini çözme iddiasında ya da yolunda tek seçenek olsaydı; hekimler bilge mertebesine varırdı çoktan. Oysa öyle değil… Hiç değil… Peki, psikanaliz nedir?

Bu soruya tastamam yanıt vermek olanaklı değil sanırım. Yöntem zamanla, bilişim olanakları değiştikçe/geliştikçe başka bir anlam ediniyor. Yalnız bildiğim şu ki; eğer biri psikanaliz işine girişiyorsa, en azından muhatabından çok daha zengin bilgi birikimine, entelektüel derinliğe sahip olmalı. Sanırım romancılıkta ısrarcı olmam bundan. Başkasına zarar vermeden, sadece ne yaparsam kendime olsun istemem…

6 Okurlarla buluşma yemeği vardı bugün. Fenerbahçe Yelken Kulübü’nde… Seçilen üç okurla, söyleşmek için buluştuk. Küçük, baraka misali bir balıkçı kahvesine sığındık. Cama vuran sulu karı seyrettim göz ucuyla. Bir ara fotoğraf çekmek için etrafı şöyle bir dolaştık. Teknelerin arasında saklanmış, denizin üzerine serili küçük köprüde, dengemi bulmaya çalışarak yürüdüm. Sonra, terası andıran açıklığa tırmandık. Uzaklara daldım öylece. Gri hava, denizin o fırtınalı ruhuna uygun, bir süre durdum.
İstanbul’u hem çok iyi tanıdığımı hissetim, hem de giderek ne denli yabancı olduğumuzu fark ettim. Çok değil, kısa zaman önce Fenerbahçe burnundan karşıya baktığımda, bildiğim, tanıdığım, kendimi güvende hissettiğim bir resim görüyordum. Şehir zalimlerin eline düşmüş, bedenine hoyratça müdahale edilmişti işte. Karşımda, yukarı doğru yükselen çirkin gökdelenleri gördükçe, yüreğime bir hançer saplandı. Şehir can çekişiyor, içinde ben ve belki aynı yazgıya mahkûm milyonlarca insan ölü ruhlar olarak salınıyorduk.

Üç okurla söyleştik. Herkes kendi öyküsünü sırtlanmış, getirmişti sofraya. Elinde kitaplarımı tutan genç öğretmen, bir yandan altını çizdiği yerlerden ürettiği soruları dillendiriyor, öte yandan yazma merakına biçim vermek için dikkatle izliyordu beni. Birine yazarlık üstüne tavsiye vermek mümkün mü? Sartre’ın bir anısını anlattım…

Bir gün üniversitede, odasında çalışırken kapısı çalınır Sartre’ın. Gelen bir öğrencidir. “Yazmak niyetindeyim, kaç zamandır düşünüyorum. Sizce yazmalı mıyım?” der Sartre’a. Kafasını kâğıtların üzerinden ağır biçimde kaldırır Sartre yanıtı verir ve yazısına döner:

“Yazmadan durabiliyorsan, yazma!”

7 Korkunç bir sabah… Uzun bir uykudan kalktım, “günaydın” demek için yüzüme bir gülüş yerleştirmek istedim, ne mümkün! Askerlerin IŞİD kalleşlerinin elinde olduğunu düşünmek bile ürkütücü. Gece sosyal medyada iki askerin bu vahşiler tarafından yakılma görüntüleri yayınlandı. Diri diri insanları yakanlarla yan yana yaşıyoruz. Belki kapı komşumuz oldular da haberimiz yok. Patlama, çatışma alıştı sanki insanlar. Bu başka… Görüntülere hemen yayın yasağı geldi.

Sivas’ı canlı yayında izlemiştik. Yangın tüm insanlığı sarmış. 93’te Sivas Katliamı sırasında, sırtına çocuğunu alıp izlettiren babaların, anaların acaba askerlerin yakılma görüntüsü karşısında tepkisi ne oldu? O çocuklar büyüdü, belleklerinde Sivas yangını nasıl iz bıraktı kim bilir? Şimdi o gün acı içinde kıvranan aileleri anlıyorlar mıdır? Artık insanlığın nasıl bir yangın içinde küle döndüğünü soyut biçimde tarif etmiyoruz. En vahşi haliyle gördük. Bunca acının olduğu bir coğrafyada ‘günaydın’ demek imkânsız.

Üstelik sahiden gün aymıyor.

yazmadan-durabiliyorsan-yazma-225894-1.