Yeni favori grubumuz : TRT Caz Orkestrası
Barış Akpolat Barış Akpolat
Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu bir devin uyanışına şahit oldu. Önceki akşam 22. İstanbul Caz Festivali kapsamında Marcus Miller için yerlerine oturanlar TRT Hafif Müzik ve Caz Orkestrası’na büyük bir alkış hediye etti

BARIŞ [email protected]

Caz dinlemeye ilk başladığımda daha doğrusu dinlemeye çalışıp bir türlü konunun içine giremediğim günlerde bir yakınım bir Michael Franks CD’si uzatıp “Miles Davis zor bir başlangıçtır” demişti. Sanırım güncel sanat etkinliklerini özellikle de içinde ‘caz’ geçen konserleri takip edenler arasındaki yeni nesilde Franks’in yerini w aldı. İnanılmaz başarılı bir bas gitarist kendisi. Sesi güzel, ve çok iyi saksofon da çalabiliyor. Proje adamı, sürekli çalışıyor, mütemadiyen yeni projeler yaratarak turneye çıkabiliyor. Özellikle bizim memlekette çok seviliyor. Peki yıllar içinde sürekli yeni projelerle karşımıza çıkan ve benim her daim hayran olduğum Marcus Miller neden hep aynı şeyi yapıyormuş hissiyatına kapılıyorum? Bir orjinallik kıvılcımı yakalamamız gerekmiyor mu? Bu kadar yaratıcı bir adamdan ve grubundan hep aynı soloların ölçüleri değiştirilmiş hallerini dinlemek beni hiç mutlu etmiyor.

Ama öncesine dönelim. Önceki akşam Marcus Miller yerine beni en çok heyecanlandıran isim TRT Hafif Müzik ve Caz Orkestrası oldu. Çok kabaca “Türkiye’nin en iyi cazcılarının buluşma noktası” diye tanımlayabileceğim bu orkestra 1930’lardan başlayarak günümüze kadar, gittikçe de azalarak gelen Big Band kültürünün iyi bir örneği. Topluluk, farklı isimlerin solist olarak öne çıktığı, hareketli, görkemli ve enerjik orkestra geleneğini yaşatıyor. Yerinde, temiz ve kısa sololarla coşan TRT Hafif Müzik ve Caz Orkestrası 1982’de kuruldu. Ülkenin her daim seçkin isimlerini buluşturan bu orkestra şu anda inanılmaz gençleşmiş ve izlemesi çok keyifli hale gelmiş. Ferit Odman, Ediz Hafızoğlu, Cem Tuncer ve Ozan Musluoğlu gibi genç müzisyenleri İmer Demirer ve şef Kamil Özler gibi efsanelerle aynı sahnede görmek büyük keyif. Bundan sonra nerede yakalarsam izlerim kendilerini. Hatta gecenin sonunda Marcus Miller yerine kendilerini izleseydik diye de düşündüm.

Hep aynı nakarat
Nakarat dediğime bakmayın aslında derdim sololarla. Marcus Miller’ın son albümü ‘Afrodeezia’ adından kolayca anlaşılabileceği gibi afrodizyak bir olguyla ilgili değil. Miller’ın konserde de anlattığı hikâyeyi aktarırsak daha doğru olur. Miller’ın Senegal’deki Goree Adası’nda gittiği ‘Köle Evi’ (The Slave House) adlı müzeden etkilenerek yazdığı eserler bu albümün çıkış noktası. Albümü ortaya çıkaran şeyse Bay Miller’ın ‘Slave Route Project’ adlı bir projeyi UNESCO Barış Elçisi olarak yürütmesinden aldığı ilham. Bu etkileyici hikâyelerden yola çıkan konserde ‘Goree’ adlı şarkısına girmeden önce etkileyici bir dille hikâyesini anlattı Miller. Kölelerden bahsederken “Onlar benim atalarımdı” dediğinde fazlasıyla ürperdik, yüzünden hüzün belli oluyordu. Bu hikâyeyi güçlü kalarak, mücadele ederek başkaldırmaya bağladığındaysa yüzümüz biraz güldü. Müziğe geçecek olursak tekrar... Marcus Miller’ın bitmeyen ve gittikçe sünen uzun sololarla bezediği konserlerinden sıkıldığımı itiraf etmem gerek. Hep aynı şeyi dinliyoruz, şarkı formları ortadan kalktı. “Brezilya’da bir jam session sırasında ortaya çıktı” dediği şarkının altına davulun döşediği bir samba ritmi üstüne sürekli solo dinledik. Ve diğer bütün şarkılarda da. Konserin en keyif verici anı albümde de yer alan soul klasiği ‘Papa Was a Rolling Stone’du. Genel olarak farklı ölçülerde yazılmış sololarla bezeli bir jam sessiondı konser. Evet, Afrika’dan başlayıp Latin Amerika ve ABD’nin orta bölümüne doğru çıkılan hüzün ve umut dolu yolculuk fikri hoşuma gittiyse de ben sürekli aynı şeyi izlemekten pek sıkıldım. Neticede altyapılar farklı, vizyonsa aynı. Sanırım Marcus Miller’ın uzun zamandır en keyif aldığım işi Stanley Clarke ve Victor Wooten ile geçen yıllarda oluşturduğu SMV projesiydi. Stüdyoda pratik yapar gibi uçsuz bucaksız solo atan müzisyen olgusu bana artık biraz uzak. Bu tarz müziğin kanında atışmalar ve sololar olsa da... Yine de “Marcus Miller tekrar gelse gitmem” diyemiyorum. Bu da kurt basçının enerjisinden kaynaklanıyor. Ama samimiyetinden artık emin değilim. Konserin en ilginç faktörünüyse atlayamam; Ekibin perküsyoncusu Miles Davis’le de çalışmış olan perküsyoncu Mino Cinélu resmen parladı.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız