Yeni finansal mimari
HAYRİ KOZANOĞLU HAYRİ KOZANOĞLU
Özellikle küresel kriz ortamında IMF’ye biçilecek yeni misyon çok önemli. Ne zaman IMF bir kimlik bunalımına sürüklense, Amerika…

Özellikle küresel kriz ortamında IMF’ye biçilecek yeni misyon çok önemli. Ne zaman IMF bir kimlik bunalımına sürüklense, Amerika bu sadık kurumun “beni baştan yarat” talebini karşılıksız bırakmadı…

ABD Başkanı Obama’nın 100. icraat gününe denk getirilen G-20 zirvesi öncesinde, bu hafta sonu maliye bakanları bir araya geldi. Konu, 'yeni uluslararası finansal mimari'nin nasıl tasarlanacağıydı. Kısaca, yeni uluslararası düzende IMF’nin, Dünya Bankası’nın, DTÖ’nün rolü ne olacak? Finansal piyasalara nasıl düzenlemeler getirilecek? soruları tartışma masasına yatırıldı.
Özellikle küresel kriz ortamında IMF’ye biçilecek yeni misyon çok önemli. Ne zaman IMF bir kimlik bunalımına sürüklense, kendini boşlukta hissetse Amerika 'durumdan vazife çıkarıp', bu sadık kurumun “beni baştan yarat” talebini karşılıksız bırakmadı. 1970’lerde sabit kur sistemi çökünce, üstelik hükümetler avro piyasaları adı verilen uluslararası piyasalardan kolaylıkla borçlanma olanağına kavuşunca, IMF’nin miadının dolduğu konuşulmaya başlandı. 1982’de Meksika’nın dış borçlarını askıya aldığını açıklamasıyla patlayan dünya borç krizi IMF’ye hayat verdi. Uluslararası bankaların haciz memuru göreviyle ortaya düşen IMF, Türkiye gibi zora düşmüş ülkelere 'yapısal uyum' programlarını kabul koşuluyla finansman sağlıyordu. Yakılan 'yeşil ışık' bu ülke uluslararası sermayenin dümen suyuna girdi, himmetinizi esirgemeyin anlamına geliyordu.

IMF VE KÜRESEL KRİZ
Gel zaman git zaman 21. yüzyılla birlikte düşen faizlerle dünyanın likiditeye boğulduğu, herkesin gemisinin yüzeceği, yelkeninin şişeceği pembe hayallerinin yaygınlaştığı bir dönemde IMF boşlukta kaldı, tabiri caizse sinek avlamaya başladı. Hatta tek kayda değer müşterisi Türkiye kaldığı için, IMF memurlarının maaşlarını Ankara ödüyor esprisi yaygınlaştı.
Küresel kriz patlak verince işler açıldı, bilindiği gibi Macaristan, Ukrayna, Beyaz Rusya, Sırbistan, Letonya, İzlanda, Pakistan IMF’nin kapısına dayandı. Yılan hikâyesine dönen yeni bir stand-by anlaşması bir türlü Türkiye ekonomisinin gündeminden çıkmadı. Lakin IMF’nin 250 milyar dolar dolaylarındaki kaynağının böyle bir krizin üstesinden gelemeyeceği açıktı. Nitekim AB maliye bakanları geçtiğimiz hafta IMF kaynaklarının 500 milyar dolara yükseltilmesi ve kriz ortamında kuruma sorumluluk verilmesi çağrısında bulundu, bunun için üzerlerine düşen mali sorumluluktan çekinmeyeceklerini ekledi. AB’nin en büyük ekonomisi Almanya, aralık ayında açıkladığı 80 milyar avroluk teşvik paketinden sonra yeni adım atmak istemiyor, Brüksel’in kendi kaynakları ise çok sınırlı. Doğu Avrupa ekonomileri sıkıntıya girince, Washingthon, Berlin Duvarı’nın yıkılışının 20. yılı yaklaşırken, bölgenin 'kapitalizm' açısından sembolik önemini hatırlattı. AB ise karşı bir hamleyle, o zaman taşın altına sen de elini koy, sorunu IMF kanalıyla çözelim önerisinde bulundu.
Bu arada Japonya, IMF’ye 100 milyar dolarlık kaynak aktarmayı taahhüt etti. Tokyo’nun bu açılımının politik boyutunu da hatırlamakta yarar var. 1997 Asya krizi sırasında Japonya’nın 100 milyar dolarlık Asya Para Fonu kurma önerisini ABD baltalamıştı. Çünkü hem büyük ölçüde kendi kontrolündeki IMF’nin by-pass edilecek olmasından tedirginlik duymuş, hem de Japonya’nın bölge liderliğine soyunması kuşkusuyla rahatsız olmuştu. Şimdi Japonya bir anlamda Amerika’nın dünya hegemonu rolünü kabulleniyor, özellikle artan Çin tehlikesi karşısında Washingthon’un liderliğini, Pekin’e göre ehven bulduğunu ilan ediyordu. AB ayrıca Suudi Arabistan ve Çin’den de “çanağa para atmaları” talebinde bulunarak, "küresel soruna küresel çözüm” tablosu çizme arzusunu ifade etti ve ABD’nin tepkisi beklenmeye başladı.
Derken, ABD Hazine Bakanı Timothy Geithner bombayı patlattı: IMF’nin kaynaklarını ikiye katlamak ne kelime, gelin 500 milyar dolar koyup üçe katlayalım. Böylelikle Amerika, ipler benim elimde bulunsun, gerekli maddi fedakarlığı yapmaya hazırım mesajını veriyordu. Hatırlamakta yarar var, IMF’de kararlar ülkelerin kotaları çerçevesinde alınıyor. Her ne kadar ABD’nin payı yüzde 17.67 ise de, İcra Komitesi’nde karar almak yüzde 85 çoğunluk gerektirdiği için, Amerika fiili veto hakkına sahip. Amerika’nın önerisi, kotalarda bir değişikliği öngörmüyor, zengin üyelerden daha fazla borçlanmayı gündeme getiriyor. Özellikle Türkiye’nin de aralarında bulunduğu G-20 ülkelerinden 2009 ve 2010’da GSMH’lerinin yüzde 2’si kadar bir mali canlandırma harcaması talep etmesi ilginç. Türkiye böylelikle IMF’nin kemer sıkma telkinleri karşısında, harcama için “Washingthon’dan fetva çıktı” deme şansına sahip olacak. Bu koşullarda IMF’den elde edilecek kaynak miktarı ve mevcut dış borçların nasıl döndürülebileceği ayrı bir tartışma konusu.
Timothy Geithner’in bu açılımı ABD ile AB arasında sorunların çözüldüğü anlamına gelmiyor. Avrupa krizi, sermaye akışlarının gevşekliğine bağlıyor ve daha fazla düzenleme gerektiği iddiasında ısrar ediyor. Finansal düzenlemelerin uluslararası düzeyde tasarlanması gerektiğini vurguluyor. ABD ise dünya ekonomisini durgunluktan çıkaracak harcama paketleri üzerinde yoğunlaşmaktan yana ve finans sistemini uluslararası düzenlemelere tabi kılmayı kabul etmiyor. Doların rezerv parası olma özelliğini korumasının, ABD’nin dünya düzenindeki hegemon rolünü sürdürmesinin 'özerk bir mali sisteme' sahip olmasına bağlı bulunduğuna inanıyor. Önümüzdeki ay Londra’da toplanacak G-20 Zirvesi'nin bir mutabakatla sonuçlanmaması halinde dünyadaki karamsarlık havasının koyulaşacağını bildikleri için, tüm taraflar tedirgin. İngiltere ise, kendine arabulucu rolü biçerek, Başbakan Gordon Brown’ın 'dünya lideri' yakıştırmasıyla iç politikadaki perişan haline son vermesini umut ediyor.

KRİZDEN ÇIKIŞIN ANAHTARI
Zirve yaklaştıkça 'yeni uluslararası finansal mimari' tartışmaları da yoğunlaşacak. Bu konuda ayrıntılı çalışmaları bulunan Londra Ekonomi Okulu’ndan (LSE) Robert Wade ise, öncelikleri şöyle belirliyor:
…İç ve bölgesel talebin geliştirilmesi, gelir dağılımında eşitliği sağlamak için daha fazla gayret gösterilmesini gerektirir. Böylelikle emek standartlarına, sendikalara, asgari ücret düzenlemelerine ve sosyal koruma sistemlerine daha fazla rol düşer. Ayrıca, ihracata dayalı büyüme modelinin dibe doğru yarışın etkilerini dizginlemek ve daha iyi bir yaşam standardıyla orta ve emekçi sınıfların gelirini artıran yerel sanayi ve hizmetleri beslemek için, dış ticaretin stratejik yönetimi gerekir. Sınır ötesi sermaye akımlarının kontrolü, hükümetlere döviz ve faiz oranlarını belirlemekte daha fazla özerklik tanıyacakları için, spekülatif saldırılar arttıkça talep yönelimli kalkınmanın diğer bir aracı olacaktır. (ç: New Left Review Ekim 2008)
Aslında Wade’ın tüm yaptığı, “krizden çıkışın anahtarı yoksullarda ve emekçilerde” sloganını daha teknik ve estetik bir biçimde ifade etmek değil mi?

***
Pencap yuppielerinden İslami burjuvaziye Marksist activist

Bu hafta Phil Hearse’ün, 'Direniş Küreselleşiyor' başlıklı, ufku Çin’den Rusya’ya, İrlanda’dan Bolivya’ya uzanan kapsamlı bir yazısı internet ortamına düştü. Bütün İngilizce bilenlere okumalarını, ilgili sitelere de Türkçe’ye çevirmelerini öneririm. (marxsite.com/ Revolt Goes Global)
Hearse, neoliberal düzenden en çok nemalananların küresel haritasını şöyle çiziyor:
Ekonomik deregülasyon 1980’lerin ortalarından başlayarak, zevkten yoksun, narsist, savurgan ve çevresel felaketlerin müsebbibi hazcılıklarını (hedonism) teşhir eden süper zengin bir elitin daha zenginleşmesine yol açtı. Çin’deki yeni süper zenginlerden, Hindistan’daki milyarder Pencap yuppielerine, Latin Amerika’nın uyuşturucu zengini ultra-zenginlerine, Rusya ve Balkanlar’ın mafya-kapitalistlerine, Dubaili ve Suudi altın-kaplamalı şeyhlere, ABD’nin vergi kaçıran bankerlerinden, İngiltere’nin vergi kaçakçılığını uğraş edinmiş milyarderlerine kadar, fakirler ve zenginler arasındaki fark hiç bu kadar büyük olmadı.
Neoliberalizm ve yolsuzluk kol kola gitti. Fakat yolsuzlukların ötesinde, neoliberal küreselleşmenin genel işleyişi küçük yüzdeli bir kazananlar ve devasa bir kaybedenler kitlesi yarattı.
Yukarıdaki listeye Türkiye’de yeni palazlanan 'İslami burjuvazinin' de eklenebileceğini düşünüyorum. Hani özelleştirme projelerinden, ihale sisteminin açıklarından, AKP’li yerel yönetimler sayesinde kent rantlarından cepleri şişenler. Çocuklarını Bilaller gibi Amerika’nın 'ver parayı-tabii dolar olacak-al diplomayı' okullarında okutanlar. Kabe'yi tavaf ederken, 5 yıldızlı otelleri mekân tutan, yorgunluğunu Dubai’nin Burj el Arap otelinde atanlar. Kendine Altunizade Hilal Konakları’nı, Pelican Hill’leri mesken tutan, “Hill de kabulüm Hilal de”, yeter ki, “rezidans” olsun diyenler. Yatak odasını suni palmiye ağaçlarıyla süsleyenler, 'webcam' ile 24 saat Kabe’yi gözleyen, namazını 50 metkrekarelik hususi odalarda eda ederken, havalandırma sisteminden pompalanan gülsuyuyla ciğerine bayram yaptıranlar. Mehmet Bekaroğlu’nun ifadesiyle, 4x4 ciplerle yoksul başörtülülere çamur sıçratan, yine muhafazakar kesimden Mehmet Şevket Eygi’ye göre, “5 yıldızlılarda fink atanlar.” Türban’a çıpa atıp, “gerisi yalan” edasıyla dünya zevklerinden yudum yudum, giderek kepçe kazan tadanlar.
Yanlış anlaşılmasın İstanbul burjuvazisini, Beyaz Türkleri unutmuş değiliz. Ama onlar çok anlatıldı, tartışıldı. Rıfat Bali’nin İletişim Yayınları’ndan çıkan, “Tarz-ı hayattan Life Style’a” adlı nefis kitabını bir kez daha okumak bile yeter.
Kriz ortamında, ister istemez para, hırs, kariyer beklentisi içerisinde kimliğini kaybeden insan tipi sorgulanıyor. Yaşamın anlamı üzerinde bir kez daha düşünülüyor. Richard Layar’d, 'mutluluk' konusuna kafa yoran, bu kulvarda 'best-seller' kitaplar döktüren bir araştırmacı. Öyle radikal biri de sayılmaz; İskandinav modeli savunucusu, soft solcu bir kimse. Krizin yarattığı travma, Layard’ın yaklaşımlarını yeniden gündeme taşıdı.
Layar’d, Anglo-Sakson Aydınlanma düşüncesine referansla ilerlemeyi, sefaletin azaltılması ve mutluluğun artırılması olarak tanımlıyor. Mutlaka refahın artırılmasına veya yeni buluşlara değil, daha insani bir topluma odaklanmak gerekir. 1950’lerden beri ABD ve İngiltere’de refah artsa da, mutlulukta bir yükseliş gözlenmiyor.
Layar’d, 1960’larda yetişkinlerin yüzde 60’ı, “çoğu insana güvenirim” derken, bu oranın ABD’de ve İngiltere’de şimdilerde yüzde 30’a düştüğünün altını çiziyor: Tamam bankacılara artık güvenilmediği açık da, güvenin aile hayatında da (daha fazla boşanma), oyun sahasında da (güvenilen daha az dost), iş hayatında da (meslektaşlar arasında rekabet) erozyona uğradığını göz ardı edebilir miyiz? Toplum çok bireyci hale geldi, çok fazla rekabet, amaç birliğinin eksikliği söz konusu. Başarı ve statüyü putlaştırıyoruz ve karşılıklı saygıyı zaafa uğratıyoruz. Bu bağlamda İskandinavlar etkin ekonomiyi, daha fazla eşitlik ve karşılıklı saygıyla birleştirmeyi başardı. (Financial Times 12 Mart 2009)
Layar’d, bu bireyci zihniyetin işletmecilik okullarındaki yorumunu da hayatın doğrulamadığını vurguluyor:
…Birincisi, 'etkin sermaye piyasaları' teorisi şimdi gözden düştü.
…İkincisi, 'asil-vekil' teorisi, yani şirket yöneticilerinin en iyi performansı finansal teşviklerle sergileyeceği, çıkarlarını hisse senedi sahiplerininkilerle özdeşleştireceğiydi. Bu da performansa dayalı ücret aşırılığına yol açtı, görevini iyi başarmak için çalışma motivasyonunu zedeledi, meslektaşlar arasında gereksiz gerilimi fitilledi.
…Sonuncusu da, kendi çıkarı peşindeki danışman şirketlerce pompalanan 'sürekli değişim' maço felsefesi, insanın temel gereksinimlerinden biri olan istikrar fikrini kale almadı…
Piyasa temelli değerler sisteminin, giderek kapitalizmin kendisinin sorgulandığı bir döneme giriyoruz. Diğergamlığın, yani başkalarının derdini kendi derdi kabul etmenin uygulamasından vazgeçtik, kavram düzeyinde bile gündeme gelmesi insanlık için bir kazanım sayılmalı.