Yeni gerçek[çi]liğe direnelim!
14.05.2017 10:33 BİRGÜN PAZAR
Bu yeni gerçekliğe direnen yüzde ellinin talepleri anlaşılmadan, yeni gerçekliğin sınırları delinmeden yapılacak halk oylamalarının ürettiği sonuçlar; eninde sonunda “yeni gerçekliğin” gereksinimlerine zorla uydurulacaktır

Ergin Yıldızoğlu

Referanduma; OHAL, büyük baskı, fiziki şiddet, silah gösterme, iç savaş tehditleri ve “Hayır” propagandası yapanları teröristlikle suçlayan simgesel bir şiddet altında girdik. Referandum sırasında güvenlik sorunu son derece belirgindi, hileyi saptamaya çalışanlara şiddet uygulandı, o gece “atı alan Üsküdar’ı mühürsüz oylara binerek geçti.” Sonuçlar resmen açıklanmadan, Erdoğan zaferini ilan etti, “bu iş bitti” dedi. Sonunda tüm baskıya teröre, kuralsızlığa, hileye karşın siyasal İslam’ın iktidarı, yüzde 51’i zor geçebildi. Referandumdan, aslında “Hayır” çıktığı ayan beyan ortadaydı.

Kısacası referanduma giden süreç referandumun meşruiyetini ortadan kaldırmıştı, sonucu da farklı olmadı. İnsanlar sokaklara dökülüp “Hayır” demeye kararlı olduklarını gösterdiler. Siyasetin yeni alanı bu “Hayır” mekânlarında şekillenmeye başlarken “garip” bir şey oldu. Muhalefet partisi liderliği, kimi yazarlar, bu mekânların ruhunu görmezden gelerek, şimdi “yeni bir gerçeklik var” havasına girdiler. Bunlar daha YSK’nin “Tam kanunsuzluk koşulları oluşmamıştır” kara mizahına üzerine tartışmalar, sinirli kahkahalar bitmeden, “Türkiye artık yeni bir sisteme geçti. İstesek de, istemesek de 2019 Başkanlık seçimlerini bu yeni parametrelerle düşünmek” gerekiyor türünden saptamalarla, 2019 seçimlerine nasıl gidileceğine, kimin aday olacağına ilişkin, “olmuş bitmiş karşısında” “gerçekçi” soruları gündeme getirmeye başladılar.

Bu tutumu en iyi, Lenin’in, esas önemli olan şeyin tartışılmasının engellemek için gereksiz konuları devreye sokarak fiilen sabotaj yapanlara ilişkin olarak kullandığı escamotage kavramı tanımlıyordu. Bu yeni gerçekliğe uyum sağlamayı önermek ise, eğitim sistemindeki değişikliklere, yüzbinlerce insanı kapsayan tasfiyelere, devlet bürokrasisinin, güvenlik örgütlerinin uyguladığı şiddeti, yargının siyasal İslam yanlısı personelin eline geçerek kuralsızlaşmasını, hapishanelerin siyasal İslam’a muhalif yazarlarla, sanatçılarla dolmuş olmasını, HDP liderliğinin tutuklanmasını kabullenmek anlamına geliyor, ahlâki bir iflasa işaret ediyordu.

Yeni gerçeklik mi dediniz

Evet, gerçekten de, Türkiye’de yeni bir gerçeklik var ama bu son referandumla kurulmadı. Bu referandum çoktan doğmuş, büyümüş bir gerçekliği yalnızca “vaftiz” etti o kadar!

Bir toplumsal gerçeklik aniden, ex nihilio(yoktan var olarak) ortaya çıkmaz. Bileşenleri, aktörleri eski gerçekliğin çelişkileri, çatlakları içinden çıkarlar. Bunların aktif varlığı egemen gerçekliğin istikrarını bozar. Yeni gerçeklik bu bozulma süreci içinde şekillenir, zamanla kendi “ekolojik egemenliğini” kurarak, eski gerçekliği tasfiye eder, kimi unsurlarını da içselleştirerek onun yerine geçer.

Bir toplumsal gerçekliğin değişmesiyle, (burada sınıflı bir toplumdan söz ettiğimizi unutmadan) hem siyasi olarak kabul edilenin etkinliğin alanının sınırları, hem de toplumda adalete ilişkin talepleri dile getirme ayrıcalığına sahip olanlarla olmayanlar arasındaki ayrım çizgisi değişir. Böylece, toplumun yaşamında, doğru ve yanlış önermeleri ayırt eden söylemler, mekanizmalar, örnekler, ayırt etmenin onaylanma biçimleri, gerçeğe ulaşmanın kabul edilebilir teknikleri, işlemleri, neyin doğru olduğunu söylemekle yükümlü olanların statüsü de değişir. Artık bedenleri yöneten, disiplin altına alan, cezalandıran teknikler, teknolojiler söylemler de değişmeye başlamıştır.

Bu iki paragrafın ışığında bakıldığında, referandumdan sonra ortaya çıktığı düşünülen “yeni gerçekliğin” aslında yeni olmadığını, geride bıraktığımız yirmi yılda doğup, gelişip egemen olduğunu görebiliriz.

Bu yeni gerçekliğin doğum tarihini, unsurlarının ve aktörlerinin ortaya çıktığı ve geliştiği, 1997-2007 döneminde bir yerlere yerleştirebiliriz. Bu yeni gerçekliğin gelişmesinin AKP’nin ikinci döneminde egemen gerçekliği bir istikrarsızlığa ve çöküşe iterek kendi ekolojik egemenliğini kurduğunu görüyoruz. Diğer bir deyişle, o dönemde, yeni gerçekliğin bileşenlerinin ve aktörlerinin eski gerçekliği etkileme ve dönüştürme gücü, eski gerçekliğin onları etkileme ve değiştirme gücünü geçmiştir. 2010 referandumuyla birlikte yeni gerçekliğin eskisinin yerine geçme süreci tamamlandı. Bundan sonrası artık yeni gerçekliğin eskisinin kalıntılarını da tamamen özümseyerek bir bütünlük izlenimi yaratarak istikrar kazanma süreciydi. Dikkatle bakıldığında, gerek Kasım 2015 seçimlerinin gerekse de 2017 referandumunun sonuçlarının bu yeni gerçekliğin istikrar kazanma çabalarının ürünü olduğu görülür. Bir şey daha görülecektir: Toplumun yarısı bu bütünlük iddiasına inanmamakta direniyor, bu dirence karşı devletin ve yeni gerçekliğin aktörü olarak siyasal İslam’ın toplumda kendisinden olmayanlara, direnenlere yönelik şiddetinin dozu artıyor. Her şeye karşın “yeni gerçeklik” istikrara kavuşamıyor.

“Ya devlet başa ya kuzgun leşe”

Toplumsal gerçekliği (sınıflı bir toplumun gerçekliği olduğunu unutmadan) değiştirmek, hele bunu devleti kullanarak yapmak isteyenler kendilerini son derece riskli, Osmanlı’nın ünlü bir deyimiyle “ya devlet başa ya kuzgun leşe” olarak tanımlanacak bir konum koymayı kabul ederler. AKP liderliğindeki siyasal İslam’ın, gerek Haziran-Kasım seçimleri döneminde, gerek 15 Temmuz sürecinde, gerekse de bu son referandum sırasında tam da bu bilinçle hareket ettiği kolaylıkla söylenebilir.

AKP liderliğinde siyasal İslam’ın kendi projesine gösterdiği bu sadakate karşın, toplumun yüzde ellisini kucaklamayı başarması gereken muhalefetin tavrı için aynı şeyleri söylemek çok kolay değildir.

Parlamenter muhalefet içinde HDP’nin başlangıçta kararsız, zaman zaman uzlaşmacı davranmasına karşın, Gezi olayından biraz sonra, özellikle de Haziran seçimleri öncesinde etkili bir muhalefet odağı olarak yükseldiği kolaylıkla söylenebilir. Buna karşılık CHP liderliğinin, bir ana muhalefet partisi olarak kendi konumlarının ciddiyeti ve sorumluluğu ile hareket ettiği söylenemez. Sarıgül, Ekmeleddin fiyaskolarından sonra, “Anayasa’ya aykırı ama ‘Evet’ diyeceğiz” ilkesizliğiyle dokunulmazlıkların kaldırılmasına alet olmasına, referandum öncesi ve sonrasındaki reflekslerine bakarak, teslimiyet ve yılgınlık içine düştüğü, yeni gerçekliğe ait bir unsura dönüşerek, objektif olarak işbirlikçi konumuna sürüklenmeye başladığı söylenebilir.

“Ama onlar silahlıydı”, “sokağa çıkmayı savunanlar çocuğumun güvenliğini sağlayacak mı”, “Biz her şeyi biliyoruz. Bu partiyi karıştırmak amacıyla Saray’dan düğmeye basıldı, talimat verildi” ifadeleri ki bu örnekleri kolaylıkla çoğaltabiliriz, yılgınlık, teslimiyet paranoya ruhunu, iktidara talip olma iddiasındakilerden beklenecek cesaretten, kararlılıktan yoksunluğu, çok iyi temsil ediyorlar. Siyasal İslam’ın lideri Erdoğan’a karşı 2019’da çıkarılacak adayı yine siyasal İslam’ın, ya da en azından muhafazakar kesimin içinde aramak ise bir işbirliği dinamiğine işaret ediyor.

yeni-gercek-ci-lige-direnelim-286351-1.

Parlamento dışı muhalefete de kısaca bakarsak, Kürt hareketinin bu kesimi için, Haziran- Kasım seçimleri arasında izledikleri politikanın, yol açtığı can kaybı ve yıkımın yanı sıra, AKP’nin projesine, yeni gerçekliğin gelişmesine hizmet etmiş olduğunu vurgulamakla yetinelim.

Türkiye sosyalist hareketinin pratiği de başarılı değildir. Burada en şaşırtıcı ve aynı zamanda kahredici olan, liderliklerinin, en azından 2007’den bu yana gelmekte olanı bir biçimde görmüş, “faşist”, “totaliter” vb olarak tanımlamış olmalarıdır. Buna karşın, sosyalist hareketin parçaları ne uluslararası sosyalist hareketin geleneğinin deneylerinden yararlanarak, Faşizme yada “o kötü şeye” karşı birlik oluşturmanın sorumluluğunu yerine getirilebildiler; ne de Türkiye sosyalist hareketinin geleneğinin deneyimlerinden yararlanarak gelmekte olan şiddet ve baskı günlerine karşı gereken hazırlıkları yapabildiler.

Bu eksikliklerin ortaya çıkmasına, bir taraftan, “terör” ile “şiddet” kavramları ve araçları arasındaki siyasi ayrımı tam olarak yapamamanın, diğer taraftan da iktidara ilişkin tartışmaları, ülkede bir siyasal İslam olgusu yokmuş gibi sürdürmeye devam etmenin, yaptığı katkıları da unutmamak gerekiyor..

•••

Önümüzdeki seçimlere bu “yeni gerçekliğin” egemenliği ve sınırları içinde gidilecektir.

Bu “yeni gerçeklik”, siyasette hangi olasılıkları dışarıda bıraktığını birçok kez gösterdi. Bu dışarıda bırakılanların yarattığı çatlaklar, bir süre demokratikleştirme, “Kürt açılımı”, “Avrupa Birliği'ne gireceğiz” gibisinden fantezilerle örtüldü, fanteziler verimliliklerini kaybettikçe baskı ve terörün dozu arttı. Bu gerçeklik toplumu birleştirecek bir bütünlük, mükemmellik görüntüsü üretemedi; toplumun yarısının direnişini kıramadı.

Bunlara rağmen şimdi, bu “uyum sağlama” çağrıları, 2019 seçimlerinden adeta sıradan bir liberal demokrasi altında yaşanıyormuş, AKP sıradan bir partiymiş gibi (alın size iki fantezi daha) söz etmek; “zaten hep böyleydi” çarpıtmalarıyla AKP rejimini sıradanlaştırmaya çalışmak, bu gerçekliği doğallaştırmayı, kaçınılmaz olarak bu yüzde ellinin direncini kırmayı, onları siyasal İslam’ın siyaset ve hakikat rejimlerinin içine itmeyi getirecektir.

Bu yeni gerçekliğe direnen yüzde ellinin talepleri anlaşılmadan, yeni gerçekliğin sınırları delinmeden yapılacak halk oylamalarının ürettiği sonuçlar; eninde sonunda “yeni gerçekliğin” gereksinimlerine zorla uydurulacaktır.

Parlamento çoktan işlevsizleşmiştir, ana muhalefet partisi yönetimi bu yeni gerçekliğe uyum sağlamaya başlamıştır. Öyleyse sokaklar ve meydanlar önemlidir. Buralardaki varlığı maksimize edecek birliktelikler önemlidir. Referandum sonuçlarının dağılımının gösterdiği gibi (geleneksel işçi sınıfını ağırlıklı olarak siyasal İslam’ın siyasi kültürel etkisi altındadır) büyük kentlerdeki eğitimli, orta sınıf “proletaryanın” (yeni işçi sınfının) fiilen ve düşünsel olarak direnişe katılması, iletişim ve sosyal medya olanaklarını, ülke içinde ve uluslararası dayanışma alanında kullanması özellikle önemlidir.

Bu gerçekliğin, sınırlarını delecek direnişin ekseni, bugün için doğrudan ekmek-peynir mücadelesinden, emek sermaye çelişkisinden geçmiyor. Bu mücadelenin ve çelişkinin üzerini örten, kapitalist sömürüyü doğallaştıran, fantezilere, kültürel biçimlere karşı mücadele etmekten geçiyor. Bu mücadelede başarıya giden yol, bir taraftan, sosyalistlerin uzun döneme ilişkin projelerinin aralarındaki farkları ikinci plana iterek pratik birlikler, ortak söylemler yaratabilmesinden, diğer taraftan, siyasal İslam’la yüzleşmekten, dinci entelijansiyanın halk üzerindeki egemenliğinin eleştirisinden, demokrasinin, haklar ve özgürlükler mücadelesinin olmazsa olmaz ilk koşulu olarak laikliği savunmaktan geçiyor.