Yeni hikâye, yepyeni müzik!
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY

Hitchcock 1944 tarihli Lifeboat için çalışırken bir müzisyen yönetmenin bu filmde ‘gerçekçi’ bir atmosfer yaratmak için hiç müzik kullanmayacağını duyar. Nedenini sorduğunda şöyle bir açıklamayla karşılaşır: “Hitchcock, ‘Tüm hikayesi açık denizdeki bir kurtarma filikasında geçen bir filmde müzik nereden gelir ki?!’ diye düşünüyor.” Müzisyen alaycı bir tavırla şunu söyler: “Bay Hitchcock oraya kameranın nereden geldiğini açıklasın, ben de müziğin nereden geldiğini söyleyeceğim.” (Graham McCann anlatıyor; Theodor Adorno-Hans Eisler, Composing for the Films, 1994)

Hiç müzik kullanılmayan Lifeboat veya No Country for Old Men/İhtiyarlara Yer Yok gibi filmlerin yarattığı eşsiz sinemasal etkiye hayranlık duymamak elde değil. Ama hiçbir güç bana The Godfather’ı Nino Rota’nın veya Once Upon in the West/Batıda Kan Var’ı Ennio Morricone’nin o muhteşem müziği olmadan izletemez! Kaldı ki, diğer sanat dallarını da içerdiği için ‘yedinci sanat’ olarak adlandırılan bir üretim alanında müziğin anlatıyı nasıl derinleştirebildiğinin kanıtı olan filmlerin sayısı, müzik kullanılmayan filmlerin sinematografik gücünü gösteren örneklerden çok daha fazladır.

Ama tam da yukarıda verdiğim örnekler, bilinci yaralı toplumların kerameti kendinden menkul eklektik ürünlerinde kullanıldığında ortaya çok saçma sonuçlar çıkabiliyor. Yeşilçam sinemasında sıkça rastlanan bu durumun billurlaşmış bir örneği olarak 1973 tarihli Memduh Ün filmi Gönülden Yaralılar‘a bakabiliriz.

Film bir çelik fabrikasının görüntüleri üzerine bindirilmiş jenerikle açılır. Başrollerde Cüneyt Arkın ve Fatma Girik’in oynadığını öğrenirken işitsel fonda çok tanıdık bir müzik duyarız. E, tamam işte, Gönülden Yaralılar’ın müziği! Hayır, Henry Mancini’nin 1971 tarihli gerilim filmi The Night Visitor/Gece Gelen Yabancı için yaptığı beste bu...

Başka bir film için bestelenmiş bir müziği telif ücreti ödemeden, bestecisine resmî ya da gayri resmî hiçbir şekilde haber vermeden -ki, telif ücreti bir yana, hiçbir müzisyen bir film için yaptığı bestenin başka bir film için kullanılmasına izin vermez-, hikâye ve bağlamların farklılığını önemsemeden kullanmak Yeşilçam sinemasının en önemli üretim sorunlarından biriydi. Bu yüzden Türkiyeli sinema seyircisi mesela Sapık’ı, İyi, Kötü ve Çirkin’i, Pembe Panter ya da James Bond serilerini izlememiş bile olsa Bernard Herrmann’dan Ennio Morricone’ye, John Barry’den Jerry Goldsmith’e, Nino Rota’dan Maurice Jarre’a, Lalo Schifrin’den Henry Mancini’ye kadar pek çok müzisyenin çalışmalarını ilk notasından tanır.

Pembe Panter serisi, Peter Gunn serisi, The Brotherhood/Kan Davası gibi filmlerin müzikleri başta olmak üzere çok sayıda bestesi Yeşilçam’da pervasızca kullanılan Henry Mancini bu müzisyenlerin en şanssızlarından biri; hem emeği gasp ediliyor hem de bestelerinin müzikal bağlamı katlediliyor. Gönülden Yaralılar’da fabrikanın dürüst ve başarılı mühendisi Murat’ın (Cüneyt Arkın) bir soygun komplosunun kurbanı olup karısı ve kızından ayrılması anlatılırken, müzikal ana temasının alındığı The Night Visitor, geceleri akıl hastanesinden kaçıp cinayet işledikten sonra tekrar hücresine dönen psikopat bir mahkûmun hikâyesini anlatır. Ama Yeşilçam için hiç önemli değildir. Buyrun, Gönülden Yaralılar’ın ilk sekiz dakikası:

The Night Visitor’la başlayan filmin dördüncü dakikasında sekreter Zeynep’e evlilik teklifi (fon: The Night Visitor) ve nikâh töreni (fon: La Comparsita), beşinci dakikada gelinle damadın bir türbeye gidip dua etmesi (fon: Neyle çalınan bir tasavvuf müziği), altıncı dakikada sekreterliği bırakıp ‘ev hanımı’ olmuş Zeynep’in acemi mutfak çalışmaları (fon: Boieldieu’nün arp konçertosunun ünlü üçüncü bölümü), yedinci dakikada ocaktaki ve fırındaki yanmış yemekler (fon: ’70lerden tipik bir funk müzik örneği), sekizinci dakikada eve gelip yemeklerin durumunu öğrenen Murat’ın kahkahası (fon: tekrar The Night Visitor).

Filmin devamında birbirinden farklı 20’ye yakın müzik parçası duyarız -pavyon sahnesinde Gönül’ün (Seyyal Taner) söylediği arabesk tarzda bir şarkı; kötü adamın Gönül’ü öldürdüğü sahnede bir opera düeti, Murat’ın hapishaneye düştüğü sahnede solo bağlamayla çalınan bir türkü vd.)

‘60lar ve ‘70ler boyunca üretilen yüzlerce filmi, bu filmleri izleyen milyonların son 30 yıllık zihinsel dünyasının biçimlenişini getirin gözünüzün önüne, korkunç değil mi?!

2017’nin Gönülden Yaralılar‘ı andıran irrasyonel Türkiyesi’ne bakarken insanın kendini saçma sapan bir korku filminde hissetmemesi imkânsız; hepsi birbiri üstüne binmiş onlarca farklı fon eşliğinde acayip komplolar, utanmadan söylenen yalanlar, ayak oyunları…

Keşke kısa sürede bir değişim yaşayabilsek; mesela önümüzdeki hafta bu hastalıklı Yeşilçam kültüründen iyice uzaklaşmış, daha akılcı, daha derli toplu, daha tutarlı, hikâyesi ve müziği yepyeni bir ülkeye uyansak...