Yeni-mistikler rahatsız!
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY

Sabah motosikletini garın önüne park eden genç kadın trene binip iki saatte Londra’ya gidiyor. Ünlü bir moda tasarımcısının atölyesinden alması gereken giysi ve aksesuarları alıp trenle Paris’e dönüyor. Böylece öğleden sonra 13:30 sularında işi bitmiş oluyor.

Perdede toplam 14 dakika süren bu Paris-Londra-Paris yolculuğu bu hafta gösterime giren Personal Shopper/Hayalet Hikâyesi adlı Olivier Assayas filminin anahtar sahnelerinden biri: Adına çalıştığı moda ikonu için ünlü tasarımcıları dolaşıp giysi ve aksesuar alışverişi yapan Maureen adlı genç kadının bu yolculuğunu cep telefonu mesajlaşmaları eşliğinde izliyoruz. Yönetmen sahneyi öyle tasarlıyor ki, medyum yeteneklerine sahip olan Maureen’in ‘bilinmeyen numara’ ile yaptığı yazışmaları cep telefonunun ‘cadı tahtası’ (Ouija board) yerine kullanıldığı bir ruh çağırma seansıymış gibi izliyoruz. Postmodern dünyanın medyumları öte-dünyayla böyle iletişim kuruyor artık...

Aslında kuramıyor tabii! Yönetmen de bunu göstermek istiyor zaten: ‘Ulaşım ve iletişimde o kadar ilerleme kaydettik ama metafizik alanda olduğumuz yerde sayıyoruz.’ En küçük atom-altı parçacıktan en büyük gök cismine kadar var olan her şey diyalektik yasalara bağlı ama doğaüstü alanda diyalektik çalışmıyor… Lakin bu çalışmazlık hâli metafizik alanın gerçekdışı doğasından mı kaynaklanıyor yoksa metafiziğin diyalektik yasalara boyun eğmeyecek kadar güçlü olmasından mı, filmin bu konuda net bir söylemi yok. Senaryoyu da kendisi yazan yönetmenin tavrı tıpkı ana karakterin tavrı gibi: Kısa süre önce ölen ikiz erkek kardeşinin yasını tutan, onun ruhuyla bağlantı kurmaya çalışan Maureen tüm bu metafizik uğraşına rağmen inançlı biri değil, belki inanmayı arzulayan bir agnostik en fazla…

Bu haliyle bir serim-düğüm-çözüm hikâyesi anlatmamayı tercih eden filmin varoluş ve persona kavramlarıyla kurduğu çok keyifli bir ilişki var: Mesela filmin başlarında genç bir kadın Maureen’e Hilma adlı bir İsveçli ressamın Stockholm’deki resim sergisinden söz ediyor. Persona kavramı söz konusu olduğunda akla ilk gelen film olan Persona’ya (Ingmar Bergman-1966) ve oradaki Alma karakterine yapılan bu gönderme kısa sürede filmin tamamına yayılıyor. Anlatı ‘kişisel alışveriş asistanı’ (personal shopper) anlamının dışına çıkıp izleyiciyi ‘persona alışverişi’ kavramsallaştırmasına götürüyor. Bir de bakıyoruz, Maureen yaptığı alışverişlerle aslında kendine yeni kimlikler (personalar) ediniyor -ya da edinmek için çabalıyor.

Bergman’dan Tarkovsky’ye, Antonioni’den Lynch’e uzanan çok sağlam bir filmografi olmasına rağmen sinemada agnostik ve seküler nitelikli metafizik anlatıların sayısı çok değildir. Olivier Assayas bu filmiyle hem zincire bir halka ekliyor hem de postmodern dünyanın tuhaf mistisizmini, metafizikleştirilen çarpıklığını görünür hâle getiriyor: Cep telefonları ve elektronik otel odası kartları aracılığıyla kurulmaya çalışılan ruhsal bağlantılar, herkesin ve her şeyin aynılaştığı küreselleşmiş dünyada bir türlü bir yere ait olamama duygusu -Paris’te yaşayan ama her hafta hızlıca, tadını çıkarmadan Avrupa’yı dolaşması gereken Amerikalı genç kız-, tüketim ideolojisinin arzu nesneleri üstünden sunduğu simülatif yaşam tarzı -patronunun pahalı kıyafetlerini giyip onun yatağında mastürbasyon yapan Maureen-, madde ile psike arasında gidip gelirken her ikisinin de içeriğini bozan kimlik oluşturma mekanizmaları…

Normalde Türkiye’nin gündemiyle çok bağlantısı yokmuş gibi görünen bir filmin bu noktadan bakıldığında tam da bizim hâlimizi anlatıyor olması da ilginç tabii: Saray ziyafetleriyle oluşturulmaya çalışılan personalar; dünyevi zevklere daldıktan sonra yapılan hac ve umre yolculuklarının fotoğraflarını sosyal ‘medyum’ üzerinden paylaşarak Allah’la kurulmuş ilişkiyi kanıtlama çabaları; madde ile psike, iktidar ile halk arasında gidip gelirken her ikisinin de algılanış biçimlerini bozan kimlik oluşturma mekanizmaları…

Bence ‘yeni-mistikler’ de durumun ne kadar rahatsız edici olduğunun farkında. Ama takındıkları personayı çıkarmaktan ölesiye korkuyorlar çünkü o maskenin altında gerçekte ne olduğunu, aynaya baktıklarında ne göreceklerini bilmiyorlar.