Yeni sağın yükselişi ve sanat-2
ZAHİT ATAM ZAHİT ATAM

Avrupa geneline bakıldığında, Neo-Nazizm denilen hareketler ya da yetersiz liberal sosyolojinin adlandırması ile aşırı-sağ hareketlerin sosyo-ekonomik tabanına bakıldığında ne görüyoruz?


En önemli sorulardan birisi bu. 1990’da Yeni Dünya Düzeni ilan edildiğinde, Liberal saldırı doruk noktasında iken, Marksizm’i çağdışı bir ideoloji ilan etmeye çalıştılar. Büyük ve etkili bir saldırı ile Marx’ı tarihin karanlıklarına itmeye çalıştılar. Ama ideolojiler ve toplum yapısı çözümlemeleri ile evrenselci düşünceleri birleştiren tarihte çok az düşünür vardı. Ve liberal basının paradoksu netti: Marksizm bilimseldir ve aşılması gereken yerleri vardır, ama bilimsel bir temel olarak Marksizm’i yok saymak da ancak ve ancak bir akıl tutulmasının ürünüdür.

Çünkü Nazizmin yükseldiği koşullarda Almanya’da büyük bir iktisadi kriz ile bağlantı kurmamak, toplumsal istikrarsızlığın bir türlü önünün alınamamasının sonuçları ile siyasal ve yıkıcı şiddet arasında bağlantı kurmamak, aynı şekilde aşırı ideolojilerin arkasındaki sermaye desteğini görmemek, bilim-dışıdır.

Günümüzde, Milliyetçiliğin bir versiyonu olarak yükselen, aşırılaşan, ayrımcılaşan ve esasında nefret ve dışlama ideolojilerine kaynaklık eden siyasi eğilimlerin arkasındaki Neo-Nazizm şimdi bütün Batı dünyasında muteber, gözle görülür ve hatta medeniyet görünümünde.

Bu anlamda Avrupa’da yeni yükselen sağ ile Markizm’in iş yaşamına, kapitalizme ilişkin çözümlemeleri arasında net nedensellik bağları kuran bilimselliği dışında, hiçbir Liberal ideoloji süreci açıklayamıyor. Avrupa’da ve Amerika’da giderek çok daha fazla insan yüksek öğrenim gördükten sonra, düzenli bir mesai sürdüren yaşamın dışına düşüyor. Bu insanlar, örneğin bir yarım yüzyıl önce şu andaki formasyonlarına sahip olsalar, üst-orta sınıfın saygın üretken ve muteber üyesi olacakken şimdi ‘anormallik’ ile sınır sınıra yaşıyorlar.

Avrupa’da ve Amerika’da bir tür milliyetçiliğin bir versiyonu ve aşırı ucu olarak yükselen kökeninde ırkçılığın çeşitli türevleri olan bütün siyasal hareketlerin ruhunda derin bir korku yatıyor:

Bu korku KENDİNİ ÜSTÜN SANAN BATI UYGARLIĞININ GELECEKTEKİ ÜSTÜN KONUMUNUN CİDDİ OLARAK SARSILDIĞINI GÖRMENİN HUZURSUZLUĞUDUR. Aynı şekilde, günümüzde, çok uzun zamandır Doğudan Batıya göç eden beyin göçünün sonuçları olarak, Batılı toplumlar içinde kritik konumlara yükselmiş insanlar var. Bu değişim ve sosyal ilişkiler sonucunda, kendini üstün-sanan Batılının belirli bir bölümünün anksiyeteye kapılması kadar olağan bir şey yok.

Aynı durum sosyal medyanın ortaya çıkması, yaygınlaşması sonucunda çok daha net olarak görülüyor.

Amerika’da bir sinema ve dizi oyuncusunun şu anlama gelen bir tweet’i oldu:

11 Eylül saldırılarında ölen binlerce masum insan Huzur İçinde Uyu.

Bu olayla hiçbir ilgisi olmayan ve Amerika’nın 11 Eylül’den sonra saldırdığı Iraklı ve çevresindeki ülkelerde ölen 2 milyona yakın insan, siz de Huzur İçinde Uyuyun.

Bu son derece bilimsel, insani ve Avrupa Felsefesinin özünde barındırdığı nazik ve merhametli söylemden sonra bile kendisine gösterilen tepkiler Amerika’da bizzat iktidar eliyle uyandırılan nefretin ne kadar köklü olduğunu gösteriyor. Acılarımız bile birleştirmiyor artık bizi.

Sanatçıların günümüzdeki hayatta, üst-orta sınıfın söyleminin ve aklının merkezde kaldığı basın ve bunları son derece titizlikle yönlendiren iktidarın etkisiyle, Doğuya ve hatta Dünyaya ilişkin ürettiği söylem, esasında ve özünde yalanla inşa edilmiştir. Kısacası yalnızca Türkiye’de Yandaş Medya yok, Batıda bunun incelikli olması, onların iktidarın beslemesi olduğunu değiştirmez.

Peki, sanatçılar bu durumda ne yapacaklar?

Mesela ülkemizden bir ‘büyük ödüllü’ yazarın, Esat hakkındaki imza metnine imza atmasının anlamı nedir?

Aynı şekilde, 1968 kuşağından olan, ex-Dışişleri Bakanı John Kerry’nin IŞİD’in kuruluşundan, silahlanmasından çok ayrıntılı haberdar olduklarını, fakat Esat’ı masaya oturtmak için kullanabileceklerini düşündükleri için zamanında müdahale etmediklerini ‘çeşitli dışişleri bakanlarının önünde’ dile getirmesi ne anlama geliyor?

Aynı şekilde, sanatın gerçek anlamda bugünkü toplumsal boyutlarına bakıldığında, hiçbir esaslı eser ile dünya genelinde göçmenlik-mültecilik meselesine son on yılda eğilmemesi ne demektir?

Batılı dünyada en üst makamlardan göçmenler-mülteciler konusunda açıkça ırkçı söylemlerin olması, bu insanlara en açıkça ‘aşırı kötü davranılması’ (toplandıkları yerlerde) bütün bunlara ilişkin Avrupa genelinde hiçbir gerçek, kolektif ve etkili sanatçı tepkisinin olmamasını nasıl açıklayacağız?

Almanya’daki Anadolu’dan giden insanlar için söylüyorum: AfD ve diğer ayrımcı hareketler, Almanya bugünkü ekonomik gücü olduğu sürece, iktidar olamaz, hatta bu AfD ve benzerlerinin söylemi aslında Almanya’nın büyük burjuvazisi için zararlıdır, önlem alırlar.

Buna karşın Avrupa’da bu tip hareketler, geçmişteki gibi, Nazilerin taban buldukları yerlerde değil, tam tersine, çok daha eğitimli, hatta sivil insanlar içinde yaygınlaşıyor. Bu insanlar sosyal algının belirli üretiminin ‘kötüye yoran’ bir zihince üretilmiş versiyonlarına benziyorlar.

Ben şahsen Goebbels’in kitle psikolojisi üzerine söylemlerini çok düşündürücü buluyorum:
Bu açıklamaların kaynakları çok net olmalı:

1) Weber’in siyasetçi üzerine çözümlemeleri,

2) Freud’un kitle psikolojisi üzerine çözümlemeleri,

3) Amerika’nın kitle ve demokrasi üzerine ürettiği sosyolojinin

Sonuçlarını çok net olarak kötüye-kullanıp kitlelere bilinç taşımak değil, nefret taşıyarak ve yalanla çok dayanıklı bir duvar örerek ‘toplumun ustalıkla manipüle edilmesi’ esasına dayanıyor.

Türkiye de dahil, Avrupa ve Amerika’da bugün aşırı sağ denilen siyasal akımların tamamı esastan ‘kitleyi manipüle ederek’ iktidara yürüyorlar, söylemleri ve ideolojilerinin en güçlü dayanağı yalan üzerine inşa edilmiş, ‘insanların korkularını ve önyargılarını’ işlemeyi çimento olarak kullanıyorlar, nefret ve ayrımcılık onların güç kaynağı.

Günümüzdeki en büyük sorun nettir:

Batılı aydın ve sanat, bu sosyal olgunun üzerine net olarak gitmiyor, sanatsal üretim ve aydının entelektüel performansı dünya ölçeğindeki bu aşırılıklara karşı kitleye ne bilinç ne ahlak ne de vicdan taşıyor.

Chomsky haklıydı: Amerika’da şu anda iktidarda olan parti ‘dünyadaki en tehlikeli örgüttür’, fakat yalnızca çevre konusunda yaptıkları üzerinden değil, çünkü yeni koşullar altında gelecekte insanlık ütopyasına değil, tam tersine distopya için kullanılabilir ideolojiler iktidarda, teknolojiyi ‘nefret suçlarının’ organize saldırısı için araçlara dönüşebilecek konumda ve düzeydeler.
Sanatçılar ve aydınlar, dünya genelinde buna bugün direnmezse, gelecekte kabuslarımız ile estetik distopyalarımızla büyük ödüller dağıtılmaya devam edilebilir. Oscar ödülü ise kurutulmuş masum insan kanını cilalayıp verilir artık.
Hümanizm ve evrenselcilik yenilgiye uğradı, büyük insanlık ülküsünün dışındaki ideolojilerin böylesine iktidara yakın ve şiddetle sarmalanmış olduğu dünyada ‘sanatın dümeni yanlış yöne’ kırılmış durumda.