Yeniden kamuculuk
HAYRİ KOZANOĞLU HAYRİ KOZANOĞLU
Corbyn’in seçim kampanyası sürecinde önerilerinin karşılık bulması, muhtemelen farklı ülkelerde de ‘kamucu ekonomi’ seçeneğini gündeme sokacak

İngiliz İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn’in 8 Haziran seçimlerindeki başarısını değerlendirirken, “posta idaresi, demir yolları ve içme suyunu” yeniden tekrar kamulaştırma vaadi üzerinde özellikle durmakta yarar var. Çünkü uzun zamandır ilk kez, İngiltere gibi ağırlığı bulunan bir ülkede kitlesel desteğe sahip bir parti kamulaştırma talebiyle seçmen karşısına çıkıyor ve ciddi destek görüyor. Ayrıca 80’lerle birlikte başlayan neoliberal taarruzun özelleştirme cephesinde ilk kurşunun Margaret Thatcher tarafından atılmış olması, rüzgârın yönünün yine İngiltere’den başlayarak mı değişeceği sorusunu akla getiriyor.


Hatırlanırsa Thatcher döneminde 1984’te British Telecom’un satışı sonrası, sırasıyla gaz, elektrik, su ve demiryollarını elden çıkarması tüm dünyaya işaret fişeği olmuştu. Bu icraatlar gerçekleştirilirken, düşünce kuruluşları öncülüğünde piyasanın devletten, özel mülkiyetin kamu mülkiyeti ve toplumsal mülkiyetten üstün olduğu itikadı yayılmış, bir anlamda “piyasa toplumu” ideolojisinin propagandası yapılmıştı.

Thatcher’ın marifetle yürüttüğü özelleştirme kampanyasında, önce “kamuya çöreklenmiş lakayt bürokratlar, gözünü para bürümüş sendikalar” hedef tahtasına kondu. Sonra da “halka arz” kılıfıyla, sade yurttaşa primli hisse senedi tahsisiyle küçük rantlar sağlandı, özelleştirmenin kitle tabanı oluşturuldu. Jeremy Corbyn tam da bu dönemde, 1984’te parlamentoya adım attı ve yaşanan tarihsel sürece Avam Kamerası’ndan tanıklık etti.

İlginç bir rastlantı İngiltere genel seçim arifesinde tam da kamulaştırma konusunu tartışırken, ana akım medya temsilcileri, “Jeremy’nin yumuşak karnını bulduk, buradan yüklenelim” derken, aynı günlerde 5 Haziran’da Donald Trump hava trafiği kontrolünü özelleştirme niyetini ilan ediyordu. Bu nokta neden çok önemli? Çünkü, Trump ve Corbyn gibi, dünya görüşleri, emek-sermaye ekseninde konumları tamamen farklı figürlerin “popülist” diye yaftalanarak medya tarafından aynı çuvala sokulmalarının isabetsizliği “mülkiyet” meselesinde açıkça ortaya çıkıyor. Belki kapitalist küreselleşme sürecinden, piyasa egemenliğinin kök salmasından yaşamı ve çıkarı zarar gören kesimlerin duygularına hitap etmek gibi ortak bir yönleri bulunabilir. Ne var ki, Trump gibi “sağ popülistler” yaşanan sürecin sorumlusu ilan ettikleri Çinlileri, göçmen işçileri, Müslümanları hedef gösterirken; Corbyn, Podemos Sözcüsü Iglesias benzeri “sol popülistler” faturayı neoliberal kurguya, piyasa egemenliğine, mülkiyet ilişkilerine çıkarıyorlar. Aradaki farkın turnusol noktası, mülkiyet yapısı gündeme gelince ise, Trump daha fazla özelleştirmeye sarılırken, Corbyn kamulaştırma seçeneğini gündemine alıyordu.

Alternatif mülkiyet modelleri
Corbyn’in seçim kampanyası sürecinde üniversite harçlarını kaldırma, Ulusal Sağlık Sistemi’ni güçlendirme tarzı “Keynesyen” nitelikli önerilerinin de seçmen nezdinde karşılık bulması, neoliberalizmin ipliğinin pazara çıktığı bir konjonktürde muhtemelen farklı ülkelerde de “kamucu ekonomi” seçeneğini tartışma gündemine sokacak.

İşçi Partisi’nin kamuculuğa ilişkin önerileri için, gölge maliye bakanı John Mc Donnel’a sunulan, “Alternatif Mülkiyet Modelleri” (Alternative Models of Ownership) raporu temel belge olma niteliği taşıyor. Konunun uzmanları açısından rapor, belki bilinen tartışmaları özetlemenin ötesinde, teknik açıdan çok önemli bir derinlik taşımıyor. Ayrıca kapitalist küreselleşme kurgusu içerisinde, sanki İngiltere bir fanus içerisindeymiş varsayımıyla hareket edildiği, yaşanacak ani sermaye çıkışlarını, rating kuruluşlarının not indirimlerini göz önüne almadığı yolunda eleştirilere, hedef oluyor.

Bize kalırsa raporun niteliği akademik kriterlerle özgünlüğü değil, İşçi Partisi tarafından çerçeve politika metni kabul edilmesidir. Raporda, özel mülkiyet sahipliğinin uzun vadeli yatırımlara engel oluşturduğu, üretkenlik kayıpları yarattığı, demokratik tartışmaları baltaladığı, ülkenin bazı bölgelerini ekonomik açıdan ihmal ettiği vurgulanıyor. Artan eşitsizlik ve finansal güvencesizliğin temel nedeni olduğunun altı çiziliyor.

Ekonomide artan otomasyon
Rapora göre otomasyon hem bir fırsat hem de tehdittir. Bir yandan maddi bolluk ve daha fazla boş zaman fırsatı sunarken, öte yandan da artan ekonomik eşitsizlik ve kitlesel işsizlik riski taşıyor. Her ne kadar karar verme sistemlerinin insani müdahalelerden bağımsızlaşması asırlardır süren bir süreçse de, öğrenen makineler, robotik, otomasyon teknolojisi, yapay zeka, Nesnelerin İnterneti, dijital teknolojilerle tempo giderek hızlanıyor.

İşte yeni kolektif ve demokratif mülkiyet modelleri otomasyonun ekonomik faydalarının geniş kitlelerce paylaşılmasına olanak tanıyacak. Ulusal kâr paylaşım programları, kooperatiflerin gelişiminin teşviki, borsada kote şirketlerin hisselerinin bir yüzdesini ülke yatırım fonuna devretmeleri gibi seçenekler düşünülebilir.

Asgari ücretin artırılması otomasyonu teşvik ederken gelirleri yukarı çeker. Eğitim sistemi yaratıcılığı sıçratmaya odaklanır. Daha kısa çalışma haftası üretkenlik avantajlarının adil paylaşımının yolunu açar. Yurttaşlık geliri ödemesi emek piyasasında elde edilen gelire eklenir. Özetle, otomasyonun ülke halkı için özgürleştirici potansiyeli açığa çıkarılır.

Üç kolektif mülkiyet biçimi
Raporda kooperatif, yerel yönetimler ve ulusal olmak üzere üç kolektif mülkiyet biçimi ele alınıyor.

Kooperatifler: Bu mülkiyet tarzının istihdam istikrarını artırma, üretkenlik düzeyini yukarı çekme ve firmaları demokratikleştirme potansiyeli bulunuyor. Özellikle finansa kolay erişimin sağlanması gereği yanında, İspanya’daki Mondragon ve İtalya’daki Emilia Romagna bölgesindeki gibi örneklerin yakından incelenmesinin önemi üzerinde duruluyor.

Yerel Yönetimler: Belediyeler öncülüğündeki kurumsal yapılara ise, hizmet kalitesini geliştirme ve ekonomik refahın ülkenin belirli bölgelerinde yoğunlaşmasının önüne geçme anlamında gereksinme duyuluyor. Özellikle, hisse sahipleri ve şirket sahiplerinin kârını maksimize eden değil, artık değeri o sosyal amaç için seferber eden firmaların kurulması büyük önem taşıyor.

Ulusal Mülkiyet: Ekonominin uzun vadeli planlanması, altyapının modernizasyonu, sağlık ve toplumsal bakım hizmetlerinin kalitesinin yükseltilmesi ve iklim değişikliğine mücadele bağlamında düşünülürse ulusal şirketler öne çıkıyor. Devlet mülkiyetinin geçmişteki fazla merkezileşmiş, gücün şirket yönetim kurulları ve elitlerde toplandığı kötü örnekleri göz önüne alınarak, demokratik hesap verilebilirliğin geçerli olduğu yeni formlar tasarlamak yerinde olur. Yönetimde, hem çalışanların, hem de yöre halkı ve verilen hizmetlerin kullanıcısı paydaşların söz hakkı bulunan alternatif modeller denemek gerekiyor.

Kıssadan hisse
Bir yandan Hopa Çay Kooperatifi benzeri örnekleri yaygınlaştırırken, öte yandan Türkiye Varlık Fonu uygulaması, mega projelerdeki kamu-özel sektör işbirliği örnekleriyle elini yurttaşın cebinden çekmeyen yeni yolsuzluk-usulsüzlük örneklerini teşhir etmemiz gerekiyor. Doğaldır ki, İngiltere’deki gibi kamuculuğa ilişkin tartışmaları izlemeyi ihmal etmeden…