Yeniden ‘Takrir-i Sükûn’ mu?
ŞEYHMUS DİKEN ŞEYHMUS DİKEN

Mesele; bir yanıyla ‘demokrasi’, diğer yanıyla da ‘yasaklar-baskılar-engeller’ olunca ister istemez insanın aklına tarihe bakmak geliyor. Madem tarihe bakacağız! O halde 1920’li yıllarla birlikte artık adı ‘Cumhuriyet’ olan ve referansını ‘Batı demokrasileri’nden aldığını her defasında beyan eden, yasama, yürütme ve yargısı ile hâle her dem gönderme yapan asırlık sisteme bakmak yerinde olur kanısındayım.

Büyük ideallerle yola çıkan Avrupa’nın gözdesi 1789 Fransası’nın ‘Özgürlükler’ manifestosunu örnek alan Batıcıl demokrasilerin erken ‘tökezleyen’ modellerinden biridir (genç) Türkiye Cumhuriyeti’nin tekçi yapısallığı!

1925 yılında Cumhuriyet’in Osmanlı’dan devir İttihatçı-Kemalist kırması önder kadrolarının vaatlerinin iflasının reddiyesi olarak zuhur eden örgütlülüğün dışavurumudur adına ‘Şeyh Sait İsyanı’ denilen Milli (Kürt) ve Dini (İslam) Kıyam. Şêx Saîd Efendi’nin önderliğinde gerçekleşen ve Kürt Milli talepkârlığı istenciyle varlık bulan ‘İsyan’ idamlar ve sürgünlerle son bulur.

Tabii ki rejimin adı ‘demokrasi ve Cumhuriyet’ olunca işi kanuna bağlamak elzem olur. Vakit geçirmeden Şêx Seîd Kıyamı gerekçe gösterilerek Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarılır. “İrtica ve isyana ve memleketin toplumsal düzeni, huzuru, sükûnu, güvenlik ve asayişini bozmaya yönelik bilumum örgütlenmeleri, kışkırtmaları, teşvikleri, girişimleri ve yayınları hükümet, Cumhurbaşkanının onayı ile kendi başına yasaklamaya yetkilidir. İş bu eylemleri işleyenleri; Hükümet, İstiklâl Mahkemesi’ne sevk edebilir.”

Geçici, süreyle sınırlıymış gibi yön verilen yasa, defalarca yenilenerek ve dahi İstiklâl Mahkemeleri de kurularak adı Cumhuriyet olan ülke bir anda istibdatın uygulama merkezi haline dönüşür.

Şimdi tarihi hızla sarıp-sarmalayıp doksan yıl sonrasına 2015’e gelmenin vaktidir. Bilindiği üzere önce ‘Özel Güvenlik Tedbirleri’nden söz edilerek işe başlandı. Ardından 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında umduğunu bulamayan hükümet, sanki tek başına tam yetkili muktedir bir iktidar(mış) gibi işe başladı.

96 muhalif haber sitesine erişim yasağı uygulamasını hayata geçirdi. Ve hemen akabinde de Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yönetmeliği’ni neredeyse tümüyle tersyüz eden bir ‘yeni durum’ yarattı. Buna göre artık her ilin hatta ilçenin mülki idare amiri (vali, kaymakam) 1980 Askeri Darbesinden sonra uygulamaya konulan OHAL- Olağanüstü Hâl Bölge Valisi konumuna sahip olacak. Üstelik yetkilerini mahalli güvenlik birimi amirlerine devredip yetkilendirebilecek.

Ezcümle demokrasi ve özgürlükler İSTİSNA! Yasaklar, engeller, kısıtlamalar KURAL olacak bu yeni ‘demokrasi’de…

İşte bu sebeple dememiz o olmalı ki: Basının iki temel görevi, haberleriyle kamu adına her tür iktidarı denetlemek ve gerçeğe ulaşmak için her türlü görüş ve sesin kamuya ulaşmasını sağlamaktır. Bu görevlerden biri sınırlamaya uğrarsa ülkede basın ve ifade özgürlüğü, dolayısıyla demokrasiden söz etmek imkânsız hale gelir. Bugün gazetelere, haber ajanslarına, televizyon ve internet sitelerine getirilen sansür, kısıtlama ve baskılar özgür medyanın işlevini hedef almaktadır.

Biliyoruz ve bir asırdır hep yaşadık. Bize dayatılan acı ilacı geçmişte de içmedik. Bugün de içmeyeceğiz. Yarın da dayatılırsa aynı aydın tavrımızı koyacağız. Bu böyle biline.

Ne Takrir, ne de Sükûn…

Varsa yoksa daha çok demokrasi, daha çok özgürlük…