Yerli ve Milli bir ideoloji olarak hafriyatçılık ve dizi sektörüne yansıması
30.07.2017 10:21 BİRGÜN PAZAR
Çocuklar Duymasın, özellikle “hafriyat kamyonları” tiradıyla tam da AKP’nin istediği angaje bir orta sınıf temsiliyeti ile ekranlara döndü, dönemin ruhuna uygun olarak

Yusuf Güven - Sinema Eleştirmeni

sokakta görevini yaparken inşaat kamyonu tarafından -fark edilmediği için-
öldürülen temizlik işçisi
Uğur Celep’in değerli anısına...

Milli eğlence aracımız televizyon, 3 Nisan 2017’de yayımlanan habere* göre Türkiye televizyon izleme sürelerinde dünyada sıralamasında açık ara önde. Haberin içeriğinde veri ile ilgili tanımlayıcı bilgiler paylaşılmamış olsa da sürelerin günlük izleme dakikalarını olduğunu çıkarsıyoruz. Buna göre Türkiye’de bir yurttaş ortalama olarak günde 5,5 saat TV izlemektedir. Bu süre boyunca karşısında pürdikkat oturmasa, başka işlerle ilgilense bile 5,5 saat TV’ye maruz kalıyor.

Televizyonda en çok izlenenlerse diziler ve magazin programları, yani halkımız dizisini takip ettiği ünlünün gündelik hayatında ne yaptığı, kimlerle yemek yediği, gittiği bardan kimlerle ayrıldığı vb. ile de yakından ilgili. Sinemada, bir Amerikan icadı olan star sistemi yerli sinemamız tarafından olduğu gibi benimsenmiştir. Yıldız oyuncuların oynadığı ve milyonların izlediği Yeşilçam filmlerine ilgi 70’lerde azalmıştır. Bunun en temel nedeni televizyonun yaygınlaşmaya başlamış olmasıdır. 80’lerle birlikte Yeşilçam yeni duruma ticari olarak uyum sağlamış, sinema filminden video formatında yapılan yapımlara dönmüştür. TV dizilerinin temelleri de bu dönemde atılmış, 80’li yıllar TV dizisi sektörü açısından karlı bir dönem olmuştur. Bu diziler genellikle Yeşilçam sinemasında kullanılan melodram kalıplarını kopyalamışlardır. Burada melodramı, içinde güldürüler de dahil olmak üzere, geniş anlamda ele almak gerekir. Bu filmlerdeki dramatik unsurlar –sevgililerin ayrılıp birleşmesi, annenin çocuğunu, ailenin evini kaybetmesi vb.- hep belli kalıplar içinde gelişir ve çözümlenir.

Televizyon başında kişi başı günlük 5,5 saatlik bir potansiyele oynayan dizi sektörü, özel televizyonculuğun ortaya çıktığı 90’lar ve 2000’ler boyunca gelişmeye devam etti. Yerli diziler önce Ortadoğu, Arap ülkeleri ve Balkanlar olmak üzere kendilerine bir dış pazar oluşturdular. Bugün artık Türk dizi sektörü Amerika’dan sonra dış gelir bağlamında dünya sıralamasında ikinci durumda. 2015 yılında 300 milyon dolar ihracat yapan sektör, 2016’nın ilk 10 ayında, darbe girişiminden etkilenmeden- 350 milyon doları yakalamış bile.** Bu büyüklükteki bir ekonomiye müdahale etmek, ‘regüle’ etmek ve bundan pay alınmaya çalışmak iktidarın göz ardı edeceği bir durum değil anlaşılan. AKP iktidarı boyunca Türkiye’de iş yapmanın ve para kazanmanın belli koşulları var, diyetini ödeyeceksiniz. Reisin, işadamlarını azarlayarak karşısında madara ettiğini, babası yaşındaki adamları hüngür hüngür ağlattığını hepimiz biliyoruz.
yerli-ve-milli-bir-ideoloji-olarak-hafriyatcilik-ve-dizi-sektorune-yansimasi-327930-1.
Diğer bir açıdan bakıldığında ise böylesine büyük ve potansiyeli olan ve evlerimize, odalarımıza, mutfaklarımıza kadar sızmış bir sektörün AKP’nin radarından kaçması zaten söz konusu olamazdı. Nihayetinde halkımız ne sokakta ne olup bittiğiyle ve ne de kendisine haber diye sunulanlarla ilgilenmiyor, gece gündüz bu dizileri izliyorsa onlara diziler üzerinden ulaşmak daha kolay olmalıydı. Bu alanı doldurmak üzere görevlendirilmiş, artık yandaşlıkla havuz medyasını geçmiş TRT’de ecdadımız-ecdadımız diyenlerin hülyalarına karşılık oluşturulan Diriliş Ertuğrul dizisinden sonra arkasının geleceği devletin en üstünden ifade edilmişti. Dönemsel olarak ülkenin kültürel politik iklimine uygun dizi temalarının yükselişe geçtiğini düşünürsek devamının nasıl geleceğini tahmin etmek zor olmamıştı.

Cumhuriyet davasından tutuklu ve dokuz ay sonra ilk kez hakim karşısına çıkarılan Ahmet Şık, savunmasını kendilerine yöneltilen mesnetsiz iddialara yanıt vermek yerine karşı bir iddianame hazırlayarak yaptı. Darbe kalkışmasından sonra hazırlanan iddianamelerde Gülen Cemaati’nin amacı şöyle anlatılıyor diyor Şık: “Türkiye Cumhuriyeti devletinin tüm Anayasal kurumları olan Yasama, Yürütme ve Yargı erklerini ele geçirmek ve bu süreç tamamlandıktan sonra devleti, toplumu ve fertleri FETÖ’nün ideolojisi doğrultusunda yeniden dizayn ederek; oligarşik özellikler taşıyan bir zümre eliyle ekonomik, toplumsal ve siyasi gücü yönetmek.” Bunun üstüne soruyor: “Bir lütuf olarak görülen kanlı bir kalkışmadan bugüne uzanan süreçte ortaya çıkan, biraz önce özetlediğimiz tabloya baktığımızda, iddianamelerde anlatılan bu amacın gerçekleşmediğini kim söyleyebilir?” Ahmet Şık devamında Gülen’in amacı devleti ele geçirmekti, onun idealleri gerçekleştirildiğini ve bugünkü totaliter rejimin devamı için her şeyin göze alındığını söylüyor.

İşte Diriliş dizisinin ardılları, yukarıda ifade etmeye çalıştıklarım doğrultusunda ve “politik zor”un da etkisiyle ortaya çıktı. 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra masanın tekmelenerek devrilmesi ile başlayan şiddet dönemini güzelleyen, savaşı yücelten diziler mantar gibi peydah oldu. Bu yukarıdan verilmiş bir emir de olabilir, dizi sektörünün kendi çarkına çomak sokulmaması için kendi içinden bir motivasyonla ya da söyleneni emir telakki ederek yaptığı bir şey de olabilir. Nedeninin ne olduğunun çok da önemi yok aslında. Asıl olan FETÖ/PKK/DHKP-C ile başlayan ve büyük bir tehdit altında olduğumuz, vatan-milleti savunmamız gerektiği, gerisinin teferruat olduğu konularında üretilen söyleme halkı ikna etmek. Artık geri kalan yarıdan umut kesildiği için kendi etrafında tuttuğu yarının çözülmesini engellemek demek daha doğru olacak. Hemen aynı dönemde yayına başlayan bu diziler Kanal D’deki İsimsizler, Fox TV’deki Savaşçı ve Star’daki Söz. Kısaca değinmek gerekirse İsimsizler, diplomat adayı bir gencin Virankaya kaymakamı şehit edilince sevdasından vazgeçip özel ekibiyle birlikte vatan için tehlikeli görevlere atılmasını; Savaşçı, savaşı sevmeyen ama zorunlu kaldığı için ülkesi, bayrağı için savaşan yüzbaşıyı; Söz ise daha Türk-islam vurgularla Kürt illerinde yürütülen hendek savaşlarını ele alıyor.
yerli-ve-milli-bir-ideoloji-olarak-hafriyatcilik-ve-dizi-sektorune-yansimasi-327931-1.
Tabii, hiçbir rejim, ortasınıfa yönelik rıza üretmeden devam edemez. Çünkü küçük burjuvazi alttakilere sınıf atlama hayali sunar. Sen de çalışırsan bir gün onlar gibi site içinde mutlu ve sıcak bir yuvada yaşayabilirsin. Ha sen yapamadın, oğlun/kızın için aynı hayali kurabilirsin. Savaş dizilerinin yanında bu da ulvi bir görev olarak üstlenilmeliydi. Bu görev, AKP iktidarıyla yaşıt bir dizi olan, zaman zaman ara verse de yeni dönemin ilk bölümüyle geçen hafta karşımıza çıkan Çocuklar Duymasın dizisi tarafından üstlenilmiş görünüyor.

Çocuklar Duymasın, özellikle “hafriyat kamyonları” tiradıyla tam da AKP’nin istediği angaje bir orta sınıf temsiliyeti ile ekranlara döndü, dönemin ruhuna uygun olarak. Bu sahnede maço, masanın tek adamı, Haluk’u oynayan Tamer Karadağlı (aktörün adını yazıyorum ama o mesajı iletmekle görevli, metnin asıl sahibi senaryo yazarı Birol Güven ve konuyu savunurken işi sosyal medyada seviyesini düşürmeye kadar vardırdı), hafriyat kamyonlarının ne kadar önemli bir görev üstlendiğini, onlar olmazsa içinde oturdukları güvenlikli-havuzlu sitelerin inşa edilemeyeceğini, kentsel dönüşünüm yapılamayacağını, inşaat sektörünün önemli olduğunu, pek çok kişinin o sektörde çalıştığını, kamyonların yarattığı teröre rıza gösterilmesi gerektiğini ifade ediyor, ders verir biçimde. Her bir cümlesi ibretlik olan ve her bir cümlesinin üzerine söyleyeceklerimiz olan bu sahnede küçük burjuvazinin küçük mülklerine dört kolla sarılışı, o küçük mülkleri için gerektiğinde insan hayatını bile önemsemediğini görüyoruz.

Yazının başlığındaki hafriyatçılık, AKP iktidarının motoru olan inşaat sektörünü temsil ediyor. Hafriyat kamyonları yirmiden fazla can almış, rüşvet ağları oluşturmuş bir sektörün günlük hayatımızdaki yansımaları. Herkes İstanbul’un fethi dolayısıyla 1453 kamyonla, 3. Havalimanının inşaat alanında çekilen o çirkin ve tehditkar fotoğrafı hatırlayacaktır. Betona, asfalta sevdalı bir zihniyet tarafından yok edilmiş, çöle dönmüş doğanın cesedi üzerinden bizi tehdit eden kamyonlar.

Rejimin itici ekonomik kuvveti, mega-projeler onlar etrafında oluşturulan rantla inşa edilen konut projelerinden oluşuyor. Tabii ki bunları finanse eden, gelecek on yıllarını ipotek ederek inanılmaz paralar ödeyen küçük burjuvazinin mülkiyet sevdasını eklemek lazım. Böylece bir bütün olarak fiyatlar yukarı çekiliyor ve betona dayalı büyüme sağlanıyor. Diğer yandan ücret seviyeleri aynı olmasa da hem dizi sektörü hem de inşaat sektöründe işçiler insanı çalışma sürelerinin çok ötesinde güvencesiz ve emniyetsiz koşullarda çalıştırılıyorlar. Bu açıdan bakıldığında 3. Havalaanı’ndaki hafriyat kamyonları, betonu öven diziler ya da halkı kendi söyleminde var ettiği (örneğin FETÖ ile bir mücadele gerçekten yürütülüyor mu?) bir savaşa davet eden diziler hem hitap ettiği kitleleri hem de kendi çalışanlarını tehdit ediyor. Bu tehdit kimi zaman derinde, kimi zaman alttan alta, kimi zamanda açıkça ifade edilmektedir. Dolayısıyla borç harç ev almamız, devletin politikalarını sorgusuz sualsiz desteklememiz, iş cinayeti gibi hususlarda kafa yormamamız beklenmektedir bizden, yoksa elimizdekiler de tehlikededir. Bu totaliter rejim kendi bekası için tehdit ediyor, mesele bu tehdide pabuç bırakacak mıyız?

Notlar:
* Kaynak: Ajanspress
Günlük televizyon izleme süreleri:
** Variety.com “Turkish TV Dramas Continue to Sell Despite Local Turmoil”

ÜLKE TV İZLEME SÜRESİ
1 TÜRKİYE 330 DAKİKA
2 JAPONYA 265 DAKİKA
3 İTALYA 261 DAKİKA
4 POLONYA 247 DAKİKA
5 İSPANYA 244 DAKİKA
6 RUSYA 239 DAKİKA
7 İNGİLTERE 232 DAKİKA
8 FRANSA 226 DAKİKA
9 ALMANYA 221 DAKİKA
10 BREZİLYA 217 DAKİKA