“Yeter ki bir hayaletim olsun!...”
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Geceleyin deniz kenarına oturmuş, John Banville’in Kırmızı Kedi’den çıkan “Deniz” adlı romanını okuyordum. Bir paragrafta şöyle bir cümle çıktı karşıma: “Gece. Tam bir sessizlik, sanki kimse yok, ben bile yokum. Normalde geceleyin kâh yakından ve kulak tırmalarcasına, kâh uzaktan ve belli belirsiz uğuldayıp gümbürdeyen denizi duyamıyorum.”

Özellikle “ben bile yokum” sözü, tüyler ürpertici geldi o an; çünkü deniz, Banville’in tarif ettiği gibi “tam bir sessizlik” içindeydi. Sessizliğin varacağı en uzak nokta olarak, “ben”in yokluğu… Banville’in romanındaki Max Morden, ölen karısına yalvarıyordu o sessizliğin içinde: “Böyle yalnız olmak istemiyorum. Niçin gelip bana musallat olmuyorsun? Senden hiç olmazsa bu kadarını beklerdim. Günler boyu süren, bitmek bilmez geceler boyu süren bu sessizlik niye? Senin şu suskunluğun bir sis gibi.”

Max Morden’ın ölen karısının suskunluğu karşısında yaşadığı duygunun benzerini, ben de bu toprakların suskunluğu karşısında yaşıyordum, sanki bütün ülke koyu bir sisin içindeydi, göz gözü görmüyordu. Sis çekildiğinde, hiçbir şey yerli yerinde olmayacaktı, değişmiş, parçalanmış ya da yok olmuş… Ölüler, suskunluğu anılarıyla bozarlar; ânı yaşamaktan anıların bir hükmü kalmayacaktı. Eskiden Narmanlı Han benimle konuşur, içimdeki sessizliği bozardı. Yeşilçam filmlerinden sahnelerle süslediğim bir dolu fotoğraf, kokusu olan fotoğraflar belirirdi zihnimde önünden geçerken. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın hayaleti belirirdi kapısında, içeriden Bedri Rahmi’nin, Sabahattin Eyüboğlu’nun kahkahaları duyulurdu sanki. Yıkılmadan önce metruk bir binaya dönüştürülmüş, Banville’in sözleriyle “dehşete kapılmışçasına kendince bir sessizliğe gömülmüştü”; artık hayaletleri yoktu. Max Morden, ölen karısına “Hayaletlerini geri gönder” diye yalvarıyordu. Neden gerekliydi ki hayaletler? “Dilersen bana işkence et. Ölüm perileri gibi kudretle zincirlerini şakırdat, kefen bezini yerde ardın sıra sürükle, ne istersen yap. Ama yeter ki bir hayaletim olsun” diye yalvarıyordu Morden. Şehirlerin de tıpkı insanlar gibi hayaletlere ihtiyacı var, başka türlü o yokluğa mahkûm eden sessizlikten kurtulamazlar çünkü.

Foucault, “Özne ve İktidar”da, “Varoluş, insan sanatının en kırılgan malzemesidir” der ve varoluşun sanat ve tarz olarak tarihinin öneminden bahseder. Sanat ve tarz yoksa, varoluş da yoktur. Hayaletlerin yokluğu, hayaletleştiğimiz anlamına gelir. Max Morden, karısının hayaleti yokken varmış gibi hissedemiyordu. Narmanlı Han, içindeki hayaletlerle birlikte yokken, İstanbul nasıl var olabilir ki? Narmanlı Han’ın kopyası, hayaletsiz sahte bir şey olacaktır.

Deniz kenarında, sessizliği dinler ve Banville’in romanını okurken neden aklım Narmanlı Han’a gitti? Bir zamanlar, şair bir dostumun her vapuruna binişinde, sanki tek tek martıları saymışçasına “İstanbul’da martılar azalıyor” feryadı gibi ben de kaybolan hayaletlere ağıt yakarken buluyorum kendimi. Banville, romanda “her şey, tarihî bir şimdide cereyan ediyor” diye yazmış. Tarihî olmayan bir “şimdi”, şimdi midir?

Svetlana Boym, “Nostaljinin Geleceği” adlı kitabında, nostaljiyi ikiye ayırıyordu, “yeniden kurucu” ve “düşünsel” olarak. Yeniden kurucu nostalji, geçmişi, yitirilen o evi yeniden inşa eder. Boym’un sözleriyle “ulusal ve dinsel canlanmaların özünü oluşturur”. Düşünsel nostalji ise melankoliktir, sembolleri değil detayları sever, tahayyül gücünü kışkırtır ve hayaletlerle iletişim kurarak yapar bütün bunları, yaratıcıdır… Bu ölümcül suskunluğun nedeni, aynı zamanda hayaletlerin de suskunlaşması…

“Gece. Tam bir sessizlik, sanki kimse yok, ben bile yokum…”