Yetti!
BİLGE SEÇKİN ÇETİNKAYA BİLGE SEÇKİN ÇETİNKAYA
Geçen hafta “Sakallı Zatlar, Şikeciler ve Diğerleri” hakkında yazmış idim. Yazıyı gazeteden okuyunca kanapede uyumuşum...
Geçen hafta “Sakallı Zatlar, Şikeciler ve Diğerleri” hakkında yazmış idim. Yazıyı gazeteden okuyunca kanapede uyumuşum, olmaz ama Samanyolu TV açık kalmış, sonra böyle bir kaza olmuş gibi geldi bana. Sonra farkettim ki zaten rutin olan hayatımız bir de Samanyolu TV dizisine dönüşüyor ki, daha da katlanılmaz. Aynı bu dizilerdeki gibi “bizden” biri olan şahsiyetler aniden ak sakallı süper bir zata dönüşüyor . Biz bu zatların yeni yetenekleri karşısında şaşkın, bakınıyoruz. Ortalık karışıyor. Hadi durma, kafa yor bakalım. Ne oldu, nasıl oldu da, bu zat, bu hale dönüştü. Nereden tutsan, elinden kayıyor. Bir hayalet gibi. Kuvvetle bir hayaletle uğraştığın hissine kapılıyorsun. Ama adam karşında duruyor, kanlı canlı. O zaman soru şu; insanlar fiziksel olarak ölmeden de hayalete dönüşebilirler mi?

Yenilgimizin En Ağırları

Kimleri fiziksel olarak aramızdan ayrılmışlar, kelimenin gerçek manası ile ölmüşlerdir. Kimleri ise ölmemişlerdir. Fiziksel olarak ölenlerin, işkencelerde, sokaklarda, zindanlarda ölenlerin acısını duyar, yasını tutabilir, mezarını arayabilir, hesabını sormaya kalkabilirsiniz. Ama hala yanıbaşımızda, aramızda gezmekte olan ama çoktan bizi bırakmış, değişmiş ve bambaşka bir insana dönüşmüş olanlar. O eski arkadaşlarınızın suretinde başka birileri. Yasını da tutamayacağımız, yokluğuna da alışamayacağımız, kalbimizde bir sızı olarak da taşıyamayacağımız ağır ölüler. Yenilgimizin en ağırları. 12 Eylül muhasebesine bile bir kalem olarak yazamadığımız kayıplarımız. O başka insanlar.

Ne Desek?

Onlara edecek lafımız var mı? Niye olsun? Ne diyelim ki? O halleri ile sokaktaki herhangi bir başkasından niye daha fazla ilgelendirsinler ki bizi. Hele de fabrikada bir makine parçasına dönüşmeye itiraz eden işçi, Karadeniz’de suyu için can veren Metin Abi, hakkını aramak için mücadele eden öğrenci, sendikalaşmaya kalkan güvencesiz, örgütlenmeye çalışan binler yakıcı önceliğimizken ve biz bu kadar az ve güçsüzken. Niye yaşlı bir amcanın ümitsizliğine mesela bu kadar takılı kalalım? Niye enerjimizi harcayalım buna?

Düşünenler ve Yapanlar

Ama sorun şu; onlar aramızdaki suretlerine, bu suretlere duyduğumuz zaaflara yaslanıp hala ne yapmamız gerektiğinin listesini ille de bizim elimize tutuşturmaya çabalıyorlar. Zira düşünmek onların, yapmak bizim işimiz(!) Onların düşündüklerini okuya okuya büyümüş ve bu işbölümüne köklü itirazı olan, düşünmek kadar yapmakla “vakit kaybetmiş” olan kuşağınsa anladığımız kadarıyla elini kaldıracak hali yok. Meseleyi “şöyle dedi, böyle dedi” polemiğinin ötesine taşımak boyunlarının borcu oysa ki. Muhterem zatların talihsiz “tarihsel analiz”leri sonucu ulaştıkları “ceberrut devlet/sivil toplum” “analitik” çerçevesinin kuraklığından kurtaracak, “AKP’nin burjuva devrim”i “marksist analizinden”(!) azade kılacak bir politik bir eleştiri? Eh haliyle buradan “tarihe bakışlarını da bir ele almak lazım!” sonucu çıkıyor. “Tarihsel analizlerini” yaparken hangi kaynakları kullanmışlar mesela? Pek eleştirdikleri Kemalistlerle çok mu farklı örneğin bakış açıları ve kaynakları? En iyisi seksenlerin sonunda kalmış politika ve toplum algıları çok mu değişmiş örneğin eskiden bu yana? Eh fakat hayat gailesi her emekçi gibi bu kuşağı da kendi kurtuluşu üzerine kafa yormaktan alıkoyabiliyor. Çok lazımmış gibi tavrımı koyayım diyorum ben de: bu eleştiri kendini derli toplu ortaya koyana kadar, o vakte kadar bir daha da “aaa!” demem, bir daha da yazmam, ne sakallı zatlar, ne hayaletler üzerine. Zira bu artık o zatların kendi politik duruşları falan değil, bizzat AKP’nin başarısıdır. Öyle bir hegemonya-hah işte burada da kullanıyorum bu lafı-ideolojik hegemonya kurmuş ki AKP, durmadan o hegemonyanın kendi cenahımızda ortaya çıkarttığı bir yarılmayı tartışıyoruz. Sizi bilmem ama bana yetti.