Yıldızlar ve ahenk
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Edebiyat neden vazgeçilmezdir? Nasıl bulaşmıştım edebiyata? Ortaokula giderken Nâzım Hikmet’e, Hasan Hüseyin’e özenerek yazdığım şiirlerle, babamın anlattığı hikâyelerle… Okuduğum her kitapla dünyaya dair bir başka pencere açılıyor, başka şeyler görüyordum kendimde ve hayatta. İnsanın fiziksel varoluşu gibi bir de dilsel varoluşu vardı çünkü, anlamlandırabildiğim kadardım hayatta. Bu süreç hem heyecan verici, hem de kafa karıştırıcıydı. Heyecan vericiydi, çünkü macera ve keşiflerle dolu bir hayat vaat ediyordu edebiyat. Kafa karıştırıcıydı, çünkü dünyada yaşanan adaletsizliklerden bahsetmesine rağmen, “başka bir dünya” kurmak için istekli insan sayısı azdı ve değiştirmek isteyenlerin başlarına gelen korkunç ve acı olaylardan bahsediyordu romanların bir kısmı. Çoğunluk okumadığı için mi? Çocuk aklı işte… Okumak yetmiyordu kendi başına ya da yazmak…

Galeano’ya göre ise, gerçekliği tanımlamak, onu değiştirmek için ilk adımdı ve edebiyat aracılığıyla söz, gerçekle bağını ne kadar güçlü kurarsa o kadar büyülü ve etkili olabilir, dünyayı değiştirebilirdi.
Ayrıntı’dan çıkan Virginia Woolf’un “Benlik Üzerine Denemeler”inde gerçeklikle söz arasındaki ilişkiye dair düşüncelerini okurken, edebiyatın benliğime etkilerini incelerken bulmuştum kendimi. Gerçekte okumak ve yazmak neydi?


Virginia Woolf, her gazete yazarının, her edebiyatçının kendisine sorduğu şu soru üzerinde duruyordu: “Ama dışarıya, başka insanların dünyasına nasıl çıkacaksın?” Woolf’a göre yazar, önce kendini tanımalıydı. Ama hangi kendi? Kitabın sunuş yazısını yazan Joanna Kavenna, bileşik bir öz olarak düşünülen benliğin bir tür ideoloji olduğunu iddia ediyordu, benlik ideolojiden ayrı düşünülemezdi. Kavenna’ya göre, Batı’da benlik, fiziksel egzersiz ve diyetlerle, psikanalizle geliştirilmiş, kendi kendine yetmeye dayalı kişisel gelişim unsurlarıyla yüceltilmiş, “ünlülerin kendi kendilerini profesyonel şekilde ifşa etmeleriyle itibar” kazanmıştı. Spike Jonze’un “John Malkovich Olmak” filmini akla getiriyor Kavenna’nın ünlülere dair bu vurgusu. Kavenna, günümüzde yaşananı “benlik savaşları” olarak nitelendiriyordu, Twitter’ı ve blogları besleyerek büyüyen… Benlik, illüzyonsa, çıkarımları da mı illüzyondu? Kavenna, Woolf’un tespitlerine dayanarak şöyle bir çıkarsamada bulunuyordu: “Benlik bir illüzyonsa, her birimiz tarafından deneyimlenen bir illüzyondur, bu yüzden de ironik bir deneysel gerçekliktir.” Benlik, D.H. Lawrence’ın altını çizdiği gibi, gökyüzündeki yıldızlar gibidir titreşip duran: “Kişi tek bir kişidir; ama tamamıyla yalnız değildir.” Tek bir yıldızın olmaması, benliği ve gerçekliği özgürleştirir, ama zorlukları ve açmazları da vardır bu çokluğun. Woolf’a göre, o yıldızlardan birisi “merkez” olmalı, “merkezi gerçeklik”, diğer yıldızlarla ahenkle parlayan…

Peki bir edebiyatçı, gazete yazarı, dışarıya, başka insanların dünyasına nasıl açılabilir, doğru ilişkiyi nasıl kurabilir? Woolf’a göre “zor bir problem…” Bu meseleyle ilgili “bin tane ses” olsa da tam olarak çözülebilmiş değil, çünkü “her şey fırtınalı ve geçişken…” Woolf’un önerisi şu: “Şimdi tek yapman gereken pencerenin kenarına geçip ritmik algını açmak ve kapamak, açmak ve kapamak, cesurca ve özgürce, ta ki bir şeyler başka bir şeylerin içinde eriyene dek, taksiler nergislerle dans etmeye başlayana dek, tüm bu parçalardan bir bütün ortaya çıkana dek. Saçmalıyorum, biliyorum. Demek istediğim, tüm cesaretini topla, tüm dikkatini ver, Doğanın bahşetmesi tasarlanmış tüm yetenekleri davet et. Sonra bırak ritmik duyun adamların, kadınların, otobüslerin, serçelerin; caddede gelip geçen ne varsa her şeyin arasına karışsın, girsin, çıksın, ta ki hepsini birbirine bağlayıp tek bir ahenkli bütün oluşturana kadar.”

“İşte bu!” dedirtecek bir çözüm önerisi. Woolf’a göre ahenk, hayatın kendisi. Yazar kendi ritmini bulduğunda hayata karışır ve hayatın ritmini keşfeder. “Günlük hayatın acısı ve garipliği”ni kendine güvenerek ahenkle yaşar.

Pencerenin kenarına geçip ritmik algımı açıp kapıyorum, adamlar, kadınlar, serçeler, otobüsler birbirlerine karışırken Woolf’un sesi kulağımda: “Umutsuzluğa düşme, karanlığa gömülme…”