Yılmaz Güney’in 34. ölüm yıldönümü üzerine…
ZAHİT ATAM ZAHİT ATAM

Artık uzun yıllar geçti, ölüm kapıyı çaldığında Yılmaz Güney’in zihnini en çok yoran bitmeyen kafasındaki projelerdi. Ölümü kabullenemediği ve kavgasının neferi olmak için ruhunda çırpındığı nettir.

Aynı zamanda Yılmaz Güney’in kafasında giderek yurtdışında gördükleri acıya dönüşmekteydi. Yurtdışında mücadele etmek için ne kadar hırslı olduğu bilinir, ama aynı yurtdışındaki solcuların ideolojik birikimsizliklerinin ve yaptıkları pratik hataların ne kadar büyük olduğu da aşikârdır. 1981-84 arasındaki dönemde her bir projesi başarısızlığa uğramıştı, tek istisnası sinemadaki onun başarıları idi. Yani sadık dostu sinema, onun halkla kurduğu ilişkilerin en güçlü halkasıydı, giderek daha iyi anlamıştı sinemanın ne kadar etkili bir silah olduğunu. Silah elbette, ama bunun bir de sanat ayağı vardı, silahın etkili olması için sanatsal da olması gerekmekteydi. İzin ve Bir Gün Mutlaka filmlerinde neyi görmüştü? Saf propaganda amaçlı filmlerinin ne ticari olarak ne de ideolojik olarak hiç de etkili olmadıklarını!

Yıllar sonra belirli şeyler çok daha nettir: Yılmaz Güney Paris’te bulunduğu yıllarda büyük bir hayalkırıklığı yaşamıştı, dışarıdaydı ve siyasetin içindeydi, ama siyasi projeleri art arda yenilgiye uğramaktaydı, çünkü projeleri gerçekleştirecek insanlar aslında ve esasında “proje yapacak ve gerçekleştirecek halde” değillerdi.

Aslında bütün bunları Türkiye’de hapiste geçirdiği uzun yıllarda da görmüş olmalıydı, çünkü sol-içi kavgaların ne kadar anlamsız nedenlerden çıktığını ve insanların boyundan büyük laflar ederek birbirlerini ne kadar hakir gördüklerini içeriden ve birebir görmüştü. Türkiye’de sol birbiriyle iş yapmayı bilmez, çünkü birbirleriyle ilişkisi Solun en önemli ilkesi olan “Yoldaşlık (Kardeşlik) ilkesiyle birbirine bağlanma” üzerine kurulu değildir. Öyle olunca, birinin yaptığı ve hatta başardığı diğer solcuya “zor” gelebilmekteydi, geriye de ister eyleme dökülsün, isterse dökülmesin “öfke” kalmaktaydı.

Artık uzun yıllar geçti, bir miras büyük oranda tüketildi sol içinde. Ama bir tek istisnası kaldı: tam da Aşık Veysel’in söylediği gibi, “benim sadık yarim kara topraktır” deyişinin sola tercüme edilmiş hali gibi, Yılmaz Güney’de şunu söylüyordu, “benim sadik yarim Anadolu Halkıdır”. Elleri nasırlı, keyfi kederi ellerindeki çatlaklarla ve tevekkülle dolmuş insanlar, yüzlerindeki yılların birikmiş izleriyle, toprağın terini alnında taşıyan insanların sevgisi: Yılmaz Abi “devrime adanmış bir ömür ve mücadele örneği” sergiledi. Halkı da onu benimsedi. 1970’li yıllarda pek çok devrimci onun “adli koğuşlarda” nasıl kalabildiğine şaşarlardı, ona büyük saygı duyarlardı. Yılların birikmiş adli suçluları şaşkınlık verici ölçüde Yılmaz Abiyle düzenli bir ilişkinin ardından efendileşir, sözüne güvenilir olur, solculaşır, kimlik kazanır, aklını kullanmaya başlar, hatta kitap okur, sonra da hayatı belirli ölçülerde değişir. Bu bağın ardındaki sır, köylü insanın alnında biriktirdiği ter ve ellerindeki nasırdan gelirdi, tevekkül ve dayanma, sabırla alınteri dökmek Yılmaz Güney’in hayatının özüydü. O kadar çalışkandı ki insanların çoğu şaşırıyordu, hapishaneleri üniversiteye çeviren kaç kişi vardır ki?

Hayatla kavgalı bir adamdı ve bütün ömrünü esasında babasına gücünü ispat etmek ve anasının has-oğlu olduğunu kabul ettirmek için vermişti. Yılmaz kavgası olan bir adamdı, kavgası ile halkının mücadelesini özdeşleştirmiş birisiydi. Artık bu uzun yıllardan sonra, ardından gelen sinemacılara baktığımızda ne görmekteyiz? Ya kavgası yok, ya da kavgasının gereklerini yerine getiremeyen insanlar!

Son bir parantez: Yılmaz Güney sonsuzluğa gitmeden önce yüreğinde nasıl bir ekşi, acı ve tuhaf bir tat vardı? Yılmaz Güney, İstanbul’a geldiğinde onu dışlayan ve yeteneklerini küçümseyen insanlara, ona inanmayan ve İstanbul’da ne işin var diyerek bakan kolejli “aydınımsılara” olan öfkesi hiç bitmedi. Yıllar geçtikçe de o insanların İstanbul’a gelişinin ilk on yılında yaptıkları daha da acıya döndü. Garip olan da şu: bu insanlar Yılmaz Güney öldükten sonra da ona saldıran güruhun içinde yer aldılar, bir de onunla ilgisi olmayan ve fakat o insanların ardından giden “kolejlilerimiz” ona saldırdılar.

Halk Yılmaz Güney’in mirasına sahip çıktı, aydınımsılar ve kolejliler ona “hınçla” saldırdılar: Yılmaz Güney’in başarıları onları değersiz hissettiriyordu. İşte böyledir bu kültürün tarihinin bir parçası: Anadolu’da işte bundandır Acıyı Bal Eylemek!