Yılmaz Güney’in dilinden YOL’un hikâyesi-3
ZAHİT ATAM ZAHİT ATAM

Zamansız Düşünceler

Benim anlayışım çok değişmedi zaman içinde, karalanmış, çizikli, kimi sayfaları yırtık bir hayat çizgim oldu, ama ben günahımla, sevabımla geçmişimde ne varsa hepsine sahip çıkıyorum. Bugün sinemacı olarak kazandığım pratikte, en kötü nitelenen, en kalitesiz diye nitelenen yapımların bile bende payı vardır. Çünkü insanlar genellikle şöyle bir duyguya sahiptir: hayatlarının bir döneminde beyaz bir deftere, hiç bozulmamış bir deftere ev ödevlerini dikkatlice temize çekmek ister gibi yeni bir deftere başlamak isterler. Bu çok saygı duyulacak bir durum, hele ki insan o iradeyi gösterecek kadar dirayetli olsun. Ama okul ödevinde böyle olabilir, yaşamın içinde ise insan geçmişiyle, anılarıyla örülü bir evde yaşar, kaçış yoktur, hesaplaşma hataları silmekle olmaz, ders çıkarmakla olur. Herhangi bir iş gibi, birini bitirip yenisine başlamak gibi değildir insan hayatı, çünkü duyguların da, hataların da, insanlarla paylaştığınız şeylerin de –elbette esirgedikleriniz de dâhil- bir hakikati vardır, gerçek acıtır insanı, kanatır yüreği.

Bu anlamda benim hayatım da karalanmış, çizilmiş, eksi konulmuş hatta kimi yerlerine yanlış yazılmış bir defter. Bundan sonra da benim defterim hiçbir zaman bembeyaz bir defter olmayacaktır. Yani gayet düzenli, düzgün, dört başı mamur bir defter olmayacaktır. Olmamasına gayret edeceğim fakat insan hayatı böyle yaşanmaz, yine zikzaklar olacaktır, hayatta plan yapmayan insanlar çoğu kere yenilir, ama hayat da planlara sığdırılamaz, ne kadar gerçekçi olurlarsa olsun, doğanın karşısında tümden hükümran insan tasavvuru bana heyecan verici gelmesini bırakın, inandırıcı gelmiyor. O yüzden Yol’daki ister durdurulan istese sonradan çekilen olsun, bütün çalışan insanlara kalbimde bir yer ayırmışımdır, hatta bilenler bilir, her şey bittikten sonra Paris’e gelen bir arkadaşımla, bütün listeyi gözden geçirip hepsine emekleri için birer mektupla para da gönderdim.

Bir başka filmimde Türkiye’de bir cezaevini anlattım ve odağına çocukları, ikinci derecede de kadınları koydum. Ve orada toplumun belli yansımalarını anlatmaya çalıştım. Şematizme düşmeden, sanatın dilini hiçbir zaman da elden bırakmadan. Hiçbir zaman tepkici olmadan. Örneğin, Türkiye cezaevlerini bütün gerçeği ile anlatmış olsaydım, kimse inanmazdı. Bu nedenle mesele, daha hikayeleştirerek, sinemasallaştırılarak ele alındı. Orada çok daha net olarak gördüm, bizim gerçekliğimizin yalın haline batılının inanması ne mümkün!

Yol filminde anlattığım gerçekliğin karşısında insanların aklı almıyordu, duygusal olarak etkileniyorlardı, ama hele mahkûmların kadınlarla ilişkilerini akılları almıyordu ya da ne bileyim Necmettin’in niye kaçakçılığa geri döndüğünü, niye bir anda hayallerinin suya düştüğünü akılları almıyordu, ama çok etkileniyorlardı o başka.

Siyasi toplantıların birinde bana anlatmışlardı, Bunuel Meksika’da yaşarken 68 Baharında Paris’e gelir, artık dünyaca ünlü bir yönetmendir, büyük ödüller almıştır, gençliğinin geçtiği Paris sokaklarında öğrenciler hakimiyeti vardır, gündelik hayatı belirliyorlardır. O sıralarda devrim çığlıkları atılırken, güler, öğrencilerin radikalliğinden söz edenlere, siyasi iktidarın temsilcilerinin ve kolluk kuvvetlerinin boşalttığı meydanlardaki eylemliği bahar sarhoşluğuna yorar ve ekler, “sözünü ettiğiniz devrim nerede, Meksika’da bundan çok daha inanmış ve radikal öğrenciler, bu yapılanlardan çok daha naif eylemler yapsa bile, ortalık kan gölüne dönerdi.” Nitekim bir ay içinde Meksika’da öğrenci eylemleri başladığında ortalık kan gölüne çevrilmişti, aynı meydan boşaldığında cadde de 300 kurşunla öldürülmüş ceset vardı.

Ben 57’de geldim İstanbul’a, 1981 yılında da yurtdışına çıktım, o sürede 3 darbe oldu. Türkiye’de ben canlı tanıklarından birisiyim, demokrasi hiçbir dönemde olmadı. 61’den sonra mücadeleyle insanlar belli haklar kazandılar. Söke söke belli haklar aldılar. Kâğıt üzerinde varolan yasakçı maddelerin işlerliği zayıflatıldı, uygulama da pek çok yerde yasaları uygulayanlar yasaların anlamsızlığını kabul ettiler, ama ne oldu, bu kez fiili yasak koydular, sinemaların bombalanması da bunların en bayağı ve en aptalca uzantılarından sadece birisiydi, düpedüz işkenceciler burada anayasa-babayasa yok diyorlardı bize. 12 Eylülden önce düşünce özgürlüğü aynı biçimde engellerle karşılaşıyordu, zaten ben hapiste yazdığım yazılardan yaklaşık 100 yıl ceza aldım, darbeden sonra ise Türkiye’de yasa masa kalmadı, Texas bile kanunlara daha saygılı bir mekândı bizden.

Hapishanelerdeki insanlarla çok yakın oldum, özellikle hikâyelerini yazdıklarımın hepsini yaşadım. Anlattığım insanlar gerçekten varolan insanlardı. Sanatlaştırırken o insanların hepsinin yerine kendimi koydum, ben olsam ne yapardım, nasıl davranırdım? diye sordum kendime.

Onun için ben Yol’u yazdıktan sonra, Erden’e gerçek mahkûmları da tanıştırdım, uzun uzun anlattım, oyunculara anlattım, kimi sahneleri oynayarak gösterdim, konuştuk tartıştık. Ama Erden benim filmimi değil, kendi filmini yapmaya karar verdi, biçimsel olarak uzlaşmamız mümkün değildi, benim projemden iş çıkmıştı. 

Bana gelen raporlar, set fotoğraflarını görünce irkildim ve anladım, “bu benim filmim değil”, bu hapsin içinden değil dışından bakan bir göz.

O zaman bir kez daha ihtiyara kızdım, ilk proje şekillendiğinde İmralı’dan, savcının odasından aramıştım kendisini, ona çok güveniyordum, bana gelen raporlar, film bittikten sonra gerçek insanların anlattıkları, tanıklar, oyuncular şunlar bunlar, bütün bunlar Sürü’de setin huzurunu büyük oranda ihtiyarın tecrübesi, aklı, müdahaleleri, uygun zamanda verdiği tepkiler ile sağladığını bana anlatıyordu. Şimdi ona daha çok ihtiyaç duyuyordum. Ama o yurtdışına çıkmıştı. Bir an boşlukta kaldım ve filmi durdurduktan sonra, sanıyorum bu filmi yapamayacağız diye karar verdim, hemen filmi değiştirdim, o zaman Dağ diye bir başka senaryom vardı, ona da çok emek vermiştim, güveniyordum ona, onu yapmaya karar verdim. Onun sansürden geçmesi için çabalarımızı hızlandırdık, bir ay sonra yanıt geldi, sansür tümden reddetmişti ve ben mecburen Yol’u yapmak için tekrar iş başı yaptım. Ama artık ilk haliyle, iki film olarak yapmamız mümkün değildi, ne bütçemiz yeterdi ne de benim zamanım vardı, yurtdışına çıkacaktım, beni İmralı’dan Isparta’ya sürmüşlerdi, hem de “bir hapiste bir tane hükümet olur, ama burada bir Demokratik Halk Cumhuriyeti var, bir de T.C.” diyerek.

Ve beni İmralı’dan almaya yüzlerce jandarma geldi, savcı “ben böyle bir şey daha önce görmedim, dedi.

Artık başka şansım yoktu, filmin senaryosunu yeniden elden geçirip çekecektik, tam bu sıralarda ise Yeşilçam’da boykot vardı, “yapımcı filmi durdurmuş ve sanatı engellemişti” kampanya yürütüyorlardı. Bu sırada ise bizim elimizde kısaltılmış versiyonu bile çekecek paramız yoktu, bu ise inanılmaz hatalar yapmamıza neden oldu, ihtiyarın uyarısın dinlememiştim ve artık inanılmaz bir maddi kayba katlanmak zorundaydık.