Yılmaz Güney üzerinden öz-biçim, hayat-sanat ilişkisi üzerine bir tartışma…
ZAHİT ATAM ZAHİT ATAM

Bir sanat eserinin değerini belirleyen en önemli ölçülerden biri, öz ile biçim arasındaki uyumdur. Bir fikrin, bir önerinin, bir mesajın doğruluğu, haklılığı, gerekliliği, onun sunuluş ve anlatım biçiminin doğruluğu, uygunluğu ile anlam kazanabilir. Bu nedenle, biçim, benim için oldukça önem taşır. Düşünsel, tarihsel ve toplumsal gerçekler kendilerine en uygun biçim için beni zorlarlar. Ve ben, filmimin ya da romanımın biçimini, ürünümün hayata kavuşma süreci içinde adım adım bulurum. Öze uymayan her biçimsel parça, kan uyumsuzluğuna benzer bir uyumsuzlukla kendini açığa çıkartır. Örneğin herhangi bir plan, oyun kuruluşu, mizansen, kamera hareketi, hareketin hızı ya da ses, montaj, öze uygun değilse, çok geçmeden bende belirtileri görünür; adı belli olmayan tatsızlık, mide ağrısı, yorgunluk duyarım. Demek ki kanımda bir uyumsuzluk vardır. Ve bilincim yeni arayışlara girer ve öze uygun olan parçayı bulur…

Çekim süreci içerisinde, her sahne, kendi biçiminin çeşitli alternatiflerini beynimde tartışır ve önerir. Ben de onu hayata geçirirken, en uygununu seçerim.

Bana göre sanatın kaynağı hayattır. Ancak hayatın bir parçasını bir sanat eseri içerisinde sunarken, onu hayatın genelinden kopartırız. O, sanat eseri içerisinde, kendi mantığından, kendi kişiliğinden sıyrılır, o artık sanat eserinin mantığı ile biçimlenmeye başlar. Hayat ve gerçekler, sanat eseri içerisinde erimelidir. Ancak böylece hayat sanata can verir; yoksa hayat, bir aysberg gibi, hazmedilmemiş bir yiyecek tatsızlığıyla, üzerimize oturmamış bir elbise rahatsızlığıyla diken üstüne oturtur bizi.  

Doğaldır ki, her sanatçı gibi ben de kendi dilimi yaratmak, geliştirmek istiyorum. Gençliğimde şair olmak isterdim. Ama beceremedim… Hayatın taşıdığı şiiri, kelimelendiremedim… Şair olma inadımı sinemada sürdürmeye çalıştığımı itiraf etmeliyim.

Yıllar öncesini hatırlıyorum, daha 18 yaşındayım, Vedat Günyol’a edebiyat meraklısı bir insan olarak mektuplar yazıyorum, tartışmak amacım, aynı zamanda zihnimdeki sonuca eriştirmek, o zamanlar Adana’da İkinci Yeni Şiiri üzerine bir tartışmaya girmişim, şiirde gözüm yok, kendimi hikâyeci ve romancı olarak düşünüyorum, 1955’teyiz, tartışma giderek büyümüş. Adana’da her sanat kafesinde adlarımız geçiyor, ortam da ısınmış. Beni asıl şaşırtan şey, o zaman yazdıklarımın hayatım boyunca keşfedeceğim pek çok doğruyu içermesi. O zaman da hayatı sanatın kaynağı olarak görüyorum, ama hayattan bir parçayı olduğu gibi aktarmak yanlış geliyor bana, aksine hesaplaşıldıktan sonra hayattan alınmış bir kesit bir romanda, hikâyede ya da filmde yansıtılmalı. Ama hesaplaşma dediğimiz şeyin mantık süzgecinden geçerek yapılması her zaman bir şeyleri eksik bırakıyor, bunu biliyorum artık. Çünkü zihnim onları kurgularken ya da bambaşka bir durumda onları birden anıştırdığında, yapmam gereken şey o zamana kadar etkilendiğim o hayat parçasının sahneye dönüşmeden önce bilinçdışıma iyice yerleşmesi ve hayata dair fikirlerimi olgunlaştıracak biçimde iç dünyamda tartışılarak gözlemlerimden beslenerek semirtilmesi.

Pek çok sanatçı görüyorum, kendileriyle ve hayatlarıyla hesaplaşma yaşamadan, ellerine aldıkları bir hikâye taslağını, bir sahneyi alıp bir başkasına ekleyerek bir bütün oluşturmaya çalışıyorlar, bunu yaparken rehberleri doğruyu söylemek. Ama ne oluyor, ister yazsınlar isterse de çeksinler, yaptıkları şey büyük oranda kuru ve etsiz kemik oluyor, insanı bırakın içine çekmeyi, aksine bilinçli olarak dışında tutuyor. Oysaki izleyicinin zihnini devreye sokmadan ve onunda hayatla etkileşiminde ortaya çıkan enerjisini filmin gerçekten yaşanılır ve tartışılır kılınması için filme dâhil etmeden, insan nasıl başarılı olabilir?

Bu yüzden olacak, yani ben yaşanmışlıktan hareket ettiğim için, pek çok seyirci benim filmlerimi seyrederken, film seyrettiğini düşünmez. Ama bu da yetmez, aynı zamanda hayatın yoğunlaşmış ve elbette hayatın her biri bir başka hayattan alınmış parçaları yoğunlaştırılarak, iç dünyamda tartışılarak yeni bir bütün elde edilmesi de gerekir. Sanat benim mantığımın kurduğu değil, bilinçdışımın tasarladığı, mantığımın ise bu bilinçdışına rehberlik ederek, bütün bunları diğer insanların anlayabileceği dile tercüme ederken, yani ortak dile, toplumsal dile dönüştürürken yardımcımdır o kadar.

Hayatın içinden geçerken, onun acılarıyla yüz yüze gelenler ve kendi iç dünyalarında isyan öğesiyle koşulsuz sevgiyi bir arada yaşayan insanların filmlerinde insan film seyrettiğini düşünmüyor. Bir de kendi güzelliklerini arayanlar var, onlarda hayatın içinde yer almıyorlar, asıl gıdaları genelde hayat değil sanat eserleridir. Bu nedenle bu insanlarda eğer gerçekten yaratıcılarsa, insana çok güzel gelen eserler yaratabiliyorlar, ama insan onları seyrederken, ısrarla kulaklarına bu bir film diye bir ses fısıldıyor, onların eserleri inadına biçimsel aranışlarla dolu oluyor ve hayatın kendisi hep eksik kalıyor.

Aslında burada iki farklı sanatçı tavrına değil, bence insan tavrına bakmak gerekir, hayatla kurulan ilişkidir asıl mesele, insan kendini nerede görüyor ve hayatın acımasız gerçekleri karşısında kendine nasıl bir rol veriyor? İşte ayrım noktası, biz hayatın içinde yeşerdik, bir de hayatın hep dışında durmak için kendini zorlayanlar var, sanki hayatı yaşamıyorlar, işte biçim ustaları size. Çok iyi anladığım bir başka şey daha var, bu biçim ustalarından iki özellik olduğunu bana sezgilerim gösteriyor:

Birincisi hayatın içine karışmalarını da engelleyen ve insanlarla ilişkilerinde çok rahat görülebilecek bir şey, kibirlidirler.

İkincisi bu insanlar hayatın içinde yer almadıkları gibi, taraf olmak konusunda da zorluk çekerler, kendi iç dünyaları, ruhları, varoluşları onlara şimdi ne yapmaları gerektiğini söylemez, hayattaki hiçbir şey aslında onları tatmin etmez, bu insanlar bu nedenle çoğu kere rehbersiz kalırlar. Tam da bu rehbersizlik büyük oranda konu sıkıntısı çekmelerine de vesile olur, aslında hayatı yaşamadıkları için olacak, konu/fikir/tasarı hırsızıdırlar. Kendin ürettiğinde, içinden geldiğinde, aslında insan kendi ruhsal yarasının ardından gidiyor, onu kazıdıkça bir toplumsal derde ulaşıyor, o artık onun eseridir. Ama kendin üretemiyorsan, konu alman gerekiyorsa, hayatın içinde değilsen, biçimsel olarak yaratıcılığın oranında aynı zamanda üretmediğine göre çalacaksın, başka yolu yok. Ondan sonra da onu biçimsel olarak mükemmelleştireceksin, yani ambalajlayacaksın, ruhsal yoksulluğun ve bitaraflığın nedeni ile aslında kendinin bizzat olmayışı nedeniyle yoksulluğunu inanılmaz bir biçimle şaşırtıcı kılacaksın. Artık ahlaki değerler değil, aksine manevi yoksulluğun rehberin olacak demektir bu. Giderek insan şunu çok iyi anlıyor, hayatın karşısında tüketici bir tavrı olan ve kendilerinden bir şey veremeyen bu insanlar büyük oranda batılı dünyanın sanatçılarıdır. Eğer gidip de onların söyleşilerine katılırsanız, çoğu kere biçimden söz ederler, “hatta bu sahne inanılmaz güzeldi nasıl yaptınız” bunu konuşurlar, bizim filmlerimizde hayatın kendisi tartışılır ve içinde yaşadığımız nizamın değişmesi için çırpınan insanların çığlıkları duyulur.