Yine 8 Mart, yine bildik istatistikler, yine alışılmış sözler!...
MERYEM KORAY MERYEM KORAY

Gazetelerde yine gündem kadın!... Köşe yazarlarının satırlarında da kadın var!... Anlatılanlara gelince, çoğu bilinenin tekrarı... Gerçi coşkulu anmalar, heyecanlı seslenişler var ama birbirinden kötü istatistikler ile her zamanki dayanışma çağrıları çoğunlukta. Bugün, biraz olsun bu dayanışma çağrılarına değinmek istiyorum.

Örneğin Şelale Kadak’ın, “dayanışan kadın engelleri kaldıracak!” diye başlık attığı yazısı... Yazıda oradan buraya sıçrayarak birçok konuya değinilmiş ama kadın istihdamını arttırmakla milli geliri arasındaki “mucizevi bağ”dan söz edip, “daha ne duruyoruz” diyerek kadınları dayanışmaya, güç birliğine çağırmakta ki, asıl ilgimi çeken burası!

Kadınların dayanışma sağlar, güç birliği yaparlarsa çok şey yapacaklarına kuşkum yok. Ama önerdiği dayanışmanın, her şeyden önce, bugünkü iktidarın eril değerlerine, kadını annelikle kısıtlamaya çalışan erkek zihniyetine karşı olacağını nasıl görmez diye düşünmeden edemiyorum. Açıkçası, çocuk gelinleri görmezden gelen, kadının çok çocuk doğurması isteyen, bu nedenle yarım gün çalışmasını destekleyen, kreş yerine partinin lütfu gibi büyük anne-babalara maaş bağlama yoluna giden, kadın özgürlüğü denilince başını bağlamanın ötesine geçmeyen ve parti resminde kadın görülmeyen iktidar açısından, bu dayanışmanın istenilecek değil korkulacak bir şey olduğu ortada. Üstelik, kadın dayanışmasının iktidara geri adımlar attırdığı olaylar da yaşandı bu ülkede. Öyleyse!

Öyleyse, ya usulen dayanışma çağrısı yapılmakta; ya işsizliğin bu kadar yoğun olduğu bir ülkede kadınlar, daha az ücrete, daha kötü koşullara razı olarak sermaye ve iktidarla dayanışmaya çağırılmakta! HAK-İŞ’in düzenlediği toplantıda, çocuklarına annelik yapmak yerine, ömrünü Cumhurbaşkanına vermeye razı işçi kadın gibi kadınların varlığı böyle hamasi dayanışma çağrılarına cesaret veriyor diyeceğim ama, onu da diyemiyorum. Acı çünkü!

Bu ülkede sermaye birikimi ve yatırımlar belli; istihdam artışı değil azalışı yaşanmakta; sorunun temelden çözümü ise, ancak var olan işlerin paylaşımı, yani çalışma saatlerinin azalmasıyla mümkün. Ama bunu söylemek yürek ister!

Oysa malum; sağ iktidar ve sermaye sınıfı, deniz canlılarının ölümünü önlemek yerine, sahilden topladıkları birkaç deniz yıldızını denize atmayı dayanışma sayarlar ya, bizim ülkedeki dayanışma çağrıları da bu cinsten!

Sorunlar ve istatistiklerden söz edenlere gelince, ele aldıkları konular çarpıcı elbette. Örneğin Bianet’in tuttuğu çeteleye göre, 216 kadının öldürüldüğü 2016’dan sonra, son iki ayda da 54 kadın öldürülmüş. Yani, neredeyse her güne bir kadın cinayeti düşüyor! Ayrıca, son iki ayda 13 kadına tecavüz edilmiş, 48 kız çocuğu cinsel istismara uğramış, 51kadın da şiddetle karşılaşmış.

Ne var ki, bu sayılar, bir yanıyla kadın cinayetleriyle ilgili gerçekleri ortaya koyarken, öteki yanıyla yaşanan vahameti de sayılara indirgemekte. Savaşta, katliamda, terör nedeniyle ölenlerimiz gibi, erkek şiddetiyle ölen kadınlarımız da birer sayı olarak deftere geçerken, yaşanan sorunlar ve acılar da bu sayıların arkasında kaybolmakta. O nedenle, şehitler, cinayetler her gün önümüze gelirken, bu konularda toplumsal duyarlılığın arttığını mı, yoksa azaldığını mı düşünmek daha doğru olur; bilemiyorum! Galiba, asıl mesele, insana ve insanın sorunlarına bir bütün içinde bakmaktan geçmekte.

Bu yıl 8 Mart’ta 44 ülkedeki kadın hareketinden gelen bir dayanışma çağrısı da var. Cinsiyet eşitsizliğine karşı “yaşamın her alanında grev” çağrısı yapmaktalar. Üç açıdan önemli: Birincisi, böyle uluslararası bir çağrının ilk kez yapılması; ikincisi, çağrının boykot vs. değil, doğrudan emek hareketinden alınan bir kavramla, “grev” kavramıyla yapılması; üçüncüsü de, bu greve, yalnız cinsiyet eşitsizliği nedeniyle değil metnin ilk paragrafında yer aldığı gibi “uluslararası kadın düşmanlığına, yabancı düşmanlığına, homofobiye ve ırkçılığa hayır demek” açısından da gerek duyulması.

Grev olarak birçok yol önermekteler:

• “Genel grev; işyerinde ve evlerde üretim ve hizmetin gün boyunca durdurulması
• Kısmi grevler; 1 ya da 2 saatliğine iş bırakma

• İş bırakma koşullarının olmadığı durumlarda siyah ve mor semboller (giysi, kurdele vb.) taşıma yoluyla eylemlilik

• Reklamlarında ya da işçilerine karşı cinsiyetçilik yapan şirketlerin boykot edilmesi

• Yerel kadın düşmanı unsurların boykot edilmesi

• Seks grevi

• Alışveriş grevi

• Cadde ve yolların kapatılması

• Gösteriler, grev nöbetleri, yürüyüşler düzenlenmesi

• Cep telefonlarının oto-cevap konumuna alınması’

• Katolik Kilisesi ile ilişik kesme eylemleri”

Özetle, hayli esnek bir grev çağrısı yapıldığı ortada. Kadınların, farklı taleplerle de olsa, 57 ülkede çağrıya uyarak - Türkiye’de de kadınlar coşkulu eylemlerle bu çağrıya katıldılar- sokaklara döküldüğü düşünülürse sonucun olumlu olduğu da söylenebilir. Ancak hiç bir ülkede çağrı metninde yer alan ve grev denilecek eylemlerin gerçekleştiğini göremedik. Gerçekleşmesi de zor kuşkusuz. Çünkü bunun için kadın hareketinin ve isteklerinin, orta sınıf kadınların çevresinden çıkıp, emekçi kadınların istemi ve mücadelesi haline gelmesi, bir anlamda emekçi kimliğiyle kadın kimliğinin buluşması gerekmekte.

Bugünkü koşullarda ise, ne emek ne de kadınlar açısından bunu beklemek mümkün. Umalım ki, bugün grev çağrısı yapan kadın hareketinin bunu anlayacağı gün gelsin. Asıl dayanışmayı da ondan sonra bekleyebiliriz.