Yitik insan
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Geçenlerde deniz kenarına inince aklıma Uykucu Metin geldi. Aramızdan ayrılalı epey olmuştu, ama zihnimde yarattığı imgesi capcanlı duruyor hâlâ. Uykucu Metin karada uyuyamayan, onlarca yıl sadece teknesinde uyumuş bir balıkçı. Yıllar içinde bir tür deniz canlısına dönüşmüştü anlayacağınız. Zaten “Deniz insanı değiştirir evlat,” diye söylediğini çok duymuşumdur. Uykucu Metin, denizin onu değiştirmesinden olsa gerek, kafası karada yaşayan insanlardan farklı çalışırdı. Derdi ki bana “Siz karada yaşayan insanlar için üzülüyorum, hiç ölmeyecekmişsiniz gibi yaşıyor, hayatın sizi içten içe nasıl çürüttüğünü göremiyorsunuz.” Hayattan onun kadar zevk alan pek az kişi gördüm bugüne kadar. Tekneyle balığa çıktığımız bir gün, genç edebiyatçı merakıyla ona “Nasıl bu kadar çok şey bilebilirsin?” diye sorduğumu hatırlıyorum. “Denizi dinlerim, o her şeyi söyler,” demişti bana. Onun bu sözünü fazla şairane bulup önemsememiştim o zamanlar. Halbuki bugünlerde sık sık deniz kenarına koşup denizi dinlerken buluyorum kendimi, şehrin gürültüsünden uzaklaşıp. Aslında dinlediğim şeyin deniz değil de kendi iç sesim olduğunun idrakiyle, Uykucu Metin’in bana anlatmak istediği şeyin, George Bataille’ın çokça üzerinde durduğu “iç deneyim” olduğunu düşünür oldum bugünlerde.

Tanık olduğum olaylar, “insan”ı yitirdiğimize dair bende güçlü bir kanı oluşturmuş durumda. Ütopya düşüncesinin toplumların hayatından uzaklaşması, teknolojik zaferlerin varoluşların kaynama noktasını azaltması, kapitalizmin bir virüs gibi her insana bir şekilde bulaşması gibi onlarca neden öne sürülebilir “insan”ı yitirişimizin gerekçeleri olarak. Ama bence en önemlisi, insanların iç deneyimi artık umursamayışı.

Martin Jay’in Metis Yayınları’ndan çıkan “Deneyim Şarkıları” adlı kitabında Nietzsche’nin şu sözlerine rastladım: “Hayatta başka ne var? Deneyim denen şeyler. Hangimiz bunları gerçekten istiyoruz? Veya hangimizin bunun için vakti var? Şimdiki deneyim bizi hep dalgın yakalıyor korkarım: Ona kalbimizi veremiyoruz, kulak bile veremiyoruz.” İşte denizi dinlerken kulak verdiğim şey tam da bu. Ama hangimiz bunu istiyor? Nietzsche’ye göre, bunu istemeyişimizin nedeni acıdan korkmamız. Çünkü tüm deneyimler aynı zamanda ahlaki deneyimlerdir ve acı verir… Günümüzde “aşk”a ne olduğunu sorup duruyoruz ya, acıdan korkan insanlar nasıl âşık olsunlar ki? Acıdan korkan insanlar, nasıl devrim yapsınlar? Şiir okuyan insan sayısındaki azlığı bile, insanların acıdan kaçışına, iç deneyime kulağını kapatışına bağlayabiliriz. Zeki Demirkubuz’un “Yeraltı” filmini izlediğimi söylediğim bazı insanların “Yeraltı”nı “bunalım film” diye etiketleyerek “eğlenceli filmler”i tercih ettiklerini söylemeleri de, acıdan fellik fellik kaçışımızın bir kanıtı aslında. Uzun süre yas tutamayışımızı, toplumsal belleğimizin zayıflığını acıdan kaçan korkak yapımıza borçluyuz. Ama bu kaçış, insanları “panik atak” vb. moda hastalıkların, prozac gibi mutluluk haplarının, kişisel gelişim pazarlarının ortasına bırakıyor. İç deneyimini yeterince yaşayamayan birisi, nasıl huzurlu ve dingin bir hayat sürebilir ki? Uykucu Metin’in kayığında bu kadar huzurlu uyumasının nedeni, belki de hayatın sadece dış gerçekliğiyle yetinmeyip, iç deneyimlerini de yaşayabilmesiyle ilgiliydi. Ve kendi iç deneyimlerini yaşayabilecek vakti de vardı Uykucu Metin’in. Gülten Akın’ın şiirinde yazdığı gibi “kimsenin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya.” İşten eve gelip bilgisayar oyunu, televizyon, internet vb. şeylerin karşısına geçip eğlenmek, kafa dağıtmak ya da kafasını boşaltmak isteyen insanların, neden bunu istediklerini anlayabiliriz elbette. Ama bir süre sonra bu kafayı boşaltma, gerçekten de kafanın boşalmasıyla sonuçlanabiliyor. Televizyona boşuna “aptal kutusu” denmemiş. Televizyon da, internet de, bilgisayar oyunları da, insanlardan sürekli kendilerine bağlı kalmalarını, yani “online” olmalarını talep ediyor ki, bu talebe kayıtsız kalmak günümüzde iyice zorlaştı. Online olmamak, ölmek gibi bir şey… Eşiyle, sevgilisiyle, çocukları ya da dostlarıyla yeterince ilgilenmeyen insanlar, kendileriyle de ilgilenemiyor ve “insan” dediğimiz varlık, bilakis kendi avuçlarımızın arasından kayıp gidiyor. İnsanların kendi iç deneyimlerini yaşayamayışları, tektipleşmeyi de peşinden getiriyor ki, romanlarda bile eskiden olduğu gibi özgün karakterlere rastlamak mümkün olamıyor bir türlü.

İnsanın yitiş serüveni, uygarlığın kimlik kimlik çözülmesini ve başka bir insanın mümkün olup olamayacağı meselesini dayatıyor. Uykucu Metin’in dediği gibi, karada yaşayanların hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamaya devam ediyor oluşu, aslında ölümden ne kadar korktuklarının bir ispatı... İçsel bir korku bu… İçinde yaşadığımız uygarlık çatırdadıkça, daha da artacak bu korku…

Punk müzik yapan Kadıköylü “Rashit” adlı grubun “Yitik İnsan” şarkısının sözlerindeki gibi “maalesef gerçekleşmemiş beklentilerin / sonuçsuz, çaresiz, perişan haldesin / rüyaların kâbusa dönüştüğü o an / her şeyini kaybeder yitik insan!” Ve şöyle bitiyor şarkı, mesajını vererek: “kaybedecek neyi kaldı ki şimdi? / her şeyi deneyebilir o zaman / yitik insan!”