Yol parası bulamayınca…
REFİK DURBAŞ REFİK DURBAŞ

1898’den sonra II. Abdülhamit’in baskısı yoğunlaşınca Tevfik Fikret ve kimi arkadaşları karamsarlığa düşer ve yabancı bir ülkeye göç etmeye karar verirler.

Servetifünun’da yalnız siyasal “komplo” yapmak düşüncesi ve girişimi yoktur. Ama ülkede sürüp giden baskı yönetiminden ve ağırlığından kurtulma dilekleri yüreklerde pek canlıdır.

Ortaya Yeni Zelanda adalarına hep birlikte göç etmek düşüncesi çıkar.

Hüseyin Cahit Yalçın, (Edebiyat Anıları) bu düşüncenin ilkin kimin tarafından ortaya atıldığını hatırlayamamaktadır. Ama Mehmet Rauf’un anlattığına göre Yeni Zelanda adalarına göçmen göndermek için Londra’da bir dernek varmış, herkesi yüreklendiren broşürler çıkarmış. Oraya gidenlere parasız toprak veriliyormuş.

Tevfik Fikret bu konuyu ortaya atar ve her duyan “kabul” diye onaylar.

Göç yolculuğu için gerekli parayı Esat Paşa bulacağını söyler. Ankara dolaylarında ailesinin, içinde iki gün dolaşılan büyük bir çiftliği vardır. Bu çiftlik satılacak, Yeni Zelanda’ya gidecek Türk göçmen topluluğunun ana parasını oluşturacaktır.

Ada üzerinde propaganda broşürlerinin verdiği bilgilerle yetinmeyerek bir kez kendi gözleriyle de görmek için Hüseyin Kâzım ile Hüseyin Cahit’in, yola çıkarak bir keşif yapmaları bile düşünülür.

Bu arada Yeni Zelanda girişiminde Tevfik Fikret’le Hüseyin Cahit arasında bir anlaşmazlık çıkar.

Fikret, sonuna kadar adada yerleşmek ve hiç ülkemize dönmemek düşüncesindedir.

Hüseyin Cahit ise “Hayır,” diyordur, “Abdülhamit ölür de ülkede meşrutiyet kurulursa Yeni Zelanda’da kalamam, buraya dönerim!”

Hüseyin Cahit’e göre Yeni Zelanda göçü, doğmadan ölen bir çocuk gibi sonuçsuz kalır. Çiftliği satmak için büyük bir istekle Ankara’ya giden Esat Paşa, elleri bomboş dönecek ve doğallıkla bu düşe elveda denilecektir.

Fakat İstanbul çevresinden uzaklaşmak bir çeşit değişmez düşünce olmuştur. Derdin çaresini de Hüseyin Kâzım bulacaktır. Manisa dolaylarında, Sarıçam denilen köyde toprağı vardır. Çamlık olan güzel bir tepe üzerindedir. Burada bir köşk yaparak çiftçilikle yaşayacaklardır.

Fikret hemen bu düşle tutuşur. Kurşunkaleme sarılır. Güzel bir köşk planı çizer. Ortada ortak ve düzayak büyük bir salon. Burası hem oturma hem yemek odası ödevini görecektir. İki kenarda iki katlı birer kanat yatak odaları olacaktır. Fikret, salonunun nasıl döşeneceğini bile kararlaştırmıştır.

Ama acaba Sarıçam köyünde yaşamak olanağı var mıdır?

Hüseyin Kâzım, Fikret’in zor beğenirliğini bildiği için bunu sağlamakta pek ileri gidemez.

Sonunda Hüseyin Cahit bir gidip görsün, kararı verilir.

Hüseyin Cahit Manisa’ya, Sarıçam köyüne gidecek ve bir yargıya varacaktır.

Hüseyin Cahit, bir haftayı doldurmadan Sarıçam köyünün çamlık tepesindeki ülküsel yaşama tutkun bir durumda İstanbul’a dönecektir. Artık her şey olmuştur. Hüseyin Kâzım verdiği sözü tutmaya hazırdır. Sarıçam pek iyi bir yerdir. Ama herkes yine de İstanbul’da kalacaktır.

Halit Ziya’ya göre (Kırk Yıl) Yeşil Yurt, önce, dünyanın cenneti sayılan Seylan adasında (Öteki Servetifünun’culara göre Yeni Zelanda) kurulmak üzere başlamışken, adanın cennet ününe karşın yabancılara karşı pek acımasız olan havası ve suyu, geçim biçimi, böcekleri ve türlü berbat sinekleri ve bunlardan başka oraya kadar yapılacak yolculuğun ve orada yerleşmenin karşı karşıya bırakacağı türlü türlü zorluklar bu düş dünyasının kurulacağı yeri değiştirmek zorunluluğunu doğurur. Bunun sonucunda da Hüseyin Kâzım’ın Manisa’daki çiftliği düşünülür.

Üç, beş, on, yirmi... Bu düşün peşinden gidecek kaç kişi çıkarsa, o kadar aile buraya gidecekler; yeni bulunmuş bir adaya göç edip orayı kendilerine göre bayındırlaştıracaklar ve dünyadan bağlarını kesmiş bir ortamda, kendi düşlediklerine göre bir cennet kurmaya koşan “hayal hicranlıları” gibi çiftlikte katıksızlık, kardeşlik, içtenlik mayaları ile yoğurulmuş bir toplum oluşturacaklardır.

Bu göç olayı konuşulurken Mehmet Rauf bir gün Tevfik Fikret ile karşılaşır. Fikret heyecanla “Rauf, gidiyoruz, der.

“Nereye?”

“Melun heriflerden kurtuluyoruz.”

Mehmet Rauf “Nasıl?” diye soracak olur.

Cuma günü Tevfik Fikret ile Hüseyin Cahit o zaman Çengelköyü'nde oturan Doktor Esat Paşa'yı ziyarete giderler. Orada edebiyatla meşgul olmadıkları halde aynı ülkü ile tutuşan, aynı düşmanlıkla isyan halinde başka dostlara rastlarlar. Bunların bazısı oldukça servet ve ülkede sosyal mevkii olan kişilerdir.

Konuşma her zaman olduğu gibi istibdattan şikâyetle Saray icraatını eleştiriyle başlamış ve ülkeden göç etme temennisi oluşmuştur.

“İşte böyle,” der Fikret “artık gidiyoruz Raufcuğum, tabii sen de gelirsin değil mi?”

Yol masrafı herkes tarafından sağlanacak, gidilecek yerde hep birden çalışılacak, herkes kazandığını ortaya koyacaktır.

Göç ama, nereye?

Bu konuda henüz kesin bir karar yoktur. Herkes araştıracak, ileri bir toplantıda bu konu hakkında tartışılacaktır.

Mehmet Rauf, o zamanlar Tarabya'da karakol gemisinde ikinci kaptandır. Fransız, İngiliz, Alman, Rus, İtalyan subaylarıyla dostluğu vardır. Özellikle İngiliz elçilik gemisi "İmojen" süvarisi Kaptan Bain içten bir dostudur.

Fikret, “İmojen süvarisiyle sen de bir görüş, ondan belki bir fikir alırsın” der.

Kaptan Bain bu girişimi alkışla karşılayacaktır.

“Azizim Rauf,” der, “İngiltere'de göç için bugünlerde herkes özellikle Yeni Zelanda’ya gidiyor. Orası gayet bitek, iklimi, suyu ve havası çok güzel bir yerdir. Eğer istersen sana göç için yayımlanan rehberlerden getirteyim. Okur, araştırır, ona göre karar verirsiniz.”

Mehmet Rauf hemen Fikret'e koşar ve müjdeyi verir. Hep birden İngiltere'den gelecek kitapları beklemeye başlarlar. Ve geldiği zaman bunlarda girişimin başarısı içinbir çok umut veren vaatler bulurlar.

Hüseyin Kâzım Bey Manisa'da bağlara sahiptir. Bize "Eğer giderseniz Manisa'ya gidiniz, orada oturacak yer de var, işlenmiş bağ da... Toprakçılık etmek isterseniz orada çalışır, orada yaparsınız." demiştir.

Ve Hüseyin Cahit, bu vaadin kuvvetiyle Fikret'in "Yeşil Yurt" ismini koyduğu Servetifünuncuların göç yurdunu oluşturmak amacının arkasında zamanının, özellikle kendisi gibi kuşku ve tarassut altında yaşayanları İstanbul'dan dışarı bir adım atmaya izin vermeyen polis inzibatını aldatıp gizlice Manisa'ya kadar gitmeye cesaret ederek, Kâzım Bey'in bağlarını ziyarette bulunacaktır.

Ve Servetifünûncuların göçü Hüseyin Cahit'in bu seferinden ibaret kalacak, çıka çıka bundan sonra Fikret’in "Rübâb-ı Şikeste"sinin ancak bir sayfasını kaplayan bir "Yeşil Yurt" şiiri çıkacaktır.

YEŞİL YURT

Bahara benzetilir bir yeşil mutluluktur

gülümseyen ovanın toz dolu yüzünde;

köyün, uyur gibi, sessizliğe dalışıdır

bütün hayatı ufak bir çayın kenarında.

Saflık yayar uzak yakın bütün ufuklara

tabiatın o içten saf boyun eğişi;

şu yanda bir meşe -dalgın, ağır, şefkat dolu-

kucaklıyor gibidir kolları ile çevreyi.

Bu köyde her gece birkaç dakika konaklarım

seyahat ederken hayalimin düşüp peşine

karanlık çağların üzüntülü sinesinde;

ve bir dakikacık olsun susar kederim

yavaş yavaş duyarım, bir inilti halinde,

kaval seslerini hasta telinden şiirimin.