Yolculuk
L. DOĞAN TILIÇ L. DOĞAN TILIÇ

“Önemli olan varılacak yer değil, yolculuğun kendisidir” diye bir söz var ya, Ralph Waldo Emerson’a ait “Mutluluk varılacak bir yer değil, yolculuğun kendisidir” devşirip kullandığımız…

Emerson, 1803’te Boston’da doğup 1882’de Concord’da ölen Amerikalı bir filozof, şair, eğitimci. İdealist. Yazdıklarının 19. Yüzyıl Amerikan edebiyatı, din ve düşüncesi üzerine temel belgeler olduğu kabul edilir.

1832’de bir yıl boyunca Avrupa’yı dolaşmış ve ülkesine döndükten sonra “ruhani deneyim” ve “ahlaki yaşam” üzerine dersler vermiş.

Emerson’la düşünsel, felsefi bir yakınlığım yok, doğrusu bizim dilimize de pelesenk olan “Mutluluk varılacak bir yer değil, yolculuğun kendisidir” sözünü Avrupa’daki “turistik deneyim”den hareketle mi söyledi, yoksa insanın ruhani yolculuğuna mı bir gönderme midir bilmiyorum.

O söz, ister turistik bir yolculuk olsun ister ruhani, her ikisine de uyar. Bana sorarsanız, yolculuğun kendisi kadar varılacak yer de önemli! Yolculuğu güzel ve önemli yapan biraz da varılacak yer değil mi?

Eğer bir turist gibi yol almıyorsanız hayatta, ya da varılacak yeriniz “öteki dünya” değilse, hedefleriniz olmalı dünyada.

Tamam, yolculuk bitmez, bitmesin zaten, her bir hedefe ulaştığınızda bir başka hedef daha belirlersiniz önünüzde. Mutluluk ve güzellik, yolculuğun kendisinde olduğu kadar varılan her hedefte de katlanan büyüyen bir şey olur.

Hani, Nevzat Çelik’in “İtirazın İki Şartı” şiiri vardır ya; “çok olmadığımız kesin / çok olan tarafta değiliz / çok olan tarafta olmayacağız” diye başlayan… “itirazın ilk şartı”nı şiirin finalinde “az kolumuzun tarafında / solda olacağız” diye koyduktan sonra “solda da az olacağız / devrimi çoğaltırken çünkü / bir başka devrime hızla azalacağız” diye vurgular itirazın ikinci şartını.

Diyalektik bir şeydir yolculuk; tezden antitezden geçip bir senteze ulaştığınızda da sona ermez; yeni tezler antitezlerle sürer gider yepyeni sentezlere doğru.

Büyük oğlum daha küçüktü ve küçük oğlum da yoktu henüz, biz ailecek bir yolculuğa çıkmıştık uzun yaz tatilimizde. Hangi şehre yaklaşsam birini arıyor, bir arkadaş tarafından karşılanıyor, sımsıcak kucaklanıp konuk ediliyordum… Ediliyorduk.

“Babamın ne çok arkadaşı var, anne!” dedi oğlum arka koltuktan. Tepeden tırnağa mutluluğa kestim; bir çocuğun dikkatini çekip, çocuk aklıyla üretilip, çocuk ağzından dökülen o cümleyle…

ÖDP'den 'kırkıncı yıl buluşması'na çağrı ÖDP'den 'kırkıncı yıl buluşması'na çağrı

Ne kadar çok arkadaşım vardı gerçekten! Ne kadar çok dost! Kimi yatılı okuldan, kimi üniversiteden, kimi Mamak’tan… Kahir ekseriyeti de yol arkadaşları aynı yolculuktan… Yolculuğun kendisini güzel kılan arkadaşlar!

Türkiye ağır toplumsal/siyasal sorunlarla karşı karşıya bugün ve şaibeli bir referandumla bir tek adam rejiminin anayasal çerçevesi de çizildi. Çok zor bir yol var önümüzde yürünecek. Her zamankinden çok dosta, her zamankinden çok arkadaşa ihtiyaç duyacağımız…

1980 öncesinde, en fazla 5 yıl içerisinde, bugünlerden bakıldığında baş döndürücü bir hızla ve olağanüstü kısa bir sürede, herkesi şaşırtan ölçüde çoğaltmıştık dostları, arkadaşları. O kadar kısa bir sürede öylesine çoğalıp toplumsallaşmanın sırrı; ayakları bu topraklara basıyor olmakta, gözü kulağı başka yerlere dikerek yön belirlememekteydi.

Katı bir merkezin çizdiği yol haritasını körü körüne takip eden bir yolculuktan çok, yerelden hareket eden, yerelde sorunları çöze çöze ilerleyen bir yolculuktu bizimkisi.

40 yıl olmuş! Geçen gün ÖDP’den bir davet geldi; “Bundan tam kırk yıl önce yeni bir devrimci siyaset anlayışının yol gösterdiği, bu ülkenin üniversitelerinde, gecekondu mahallelerinde, fabrikalarında, Anadolu kentlerinin sokaklarında, köylerinde boy veren… Uzun devrimci yol arkadaşlığımızın 40. yılında hep birlikte olmak istiyoruz” diyen.

Bugün, saat 17.00’de ODTÜ Vişnelik’te o yol arkadaşları bir araya gelip; Ali Asker’i, Sevinç Eratalay’ı, Mehmet Gümüş’ü, Hasan Tatar’ı; bitmeyen yolculuğun seslerini dinleyerek kucaklaşacaklar.

Öyle güzel olur ki uzun yolculuklarda yol arkadaşlarının kucaklaşması!