Yüksekova’da olağan bir gün
SABRİ KUŞKONMAZ SABRİ KUŞKONMAZ

Devlet Yüksekova’da 17 Ekim’de pamuk helvası satan çocuğu öldürdü. Çocuk, düğünlerde pamuk helvası satıyordu. Tanesi bir liraydı. On tane satınca, bir tanesinin parası kendine kalıyordu. Yani bir lira kazanıyordu. Aile çok yoksuldu. Yaşı on altıydı.

Yoldan geçen panzere taş attıkları iddiasıyla vuruldu yaşı ve adları aynı olan iki çocuk. Bir iş hanının dördüncü katındaydılar. Panzerin namlusu hareket eden canlıya kilitlendi, vurdu. Vur emrinin olup olmamasına kim bakar ki!

Çocuğun cenazesinde bir anne bana yaşlı gözlerle sordu; “Devlet eline bir kitap mı verdi ki bu çocuğun? Oğlum gece boyunca ağladı, onun arkadaşıydı. Niye öldürdü?” Bu soruya verilebilecek bir yanıtı bu anneye duyurmam olanaksızdı. Çünkü binlerce insanın sessizce ve mutlak bir saygı duygusuyla katıldığı cenazede, büyük bir sessizlik vardı. Ve bu büyük sessizliği aşacak bir ses ve yanıt bulmam ve bulduğum yanıtı duyurmam zordu…

Bir başka acılı insan “Gidince söyleyin onlara, artık bize ‘benim Kürdüm’ demesinler” dedi. Bir başkası “Deccal’ı gördük” dedi. Hepsi de sessizliklerini bozmadan. Ve en sesli cümleleri; “Bütün ölümler bizim acımız, bu çocukların da askerin de, polisin de acısı bizim.” Devletin, öldürerek gücünü gösterdiği pamuk helvası satan çocuğun cenazesinde kimse Türklere veya başka bir halka sövmedi, linç etmek için sokaklarda Türk avına çıkmadı. Bizi bağırlarına bastılar. Vahap ve Tayyüp Canan kardeşler gibi güzel insanlar başta olmak üzere, karşılaştığımız, konuştuğumuz herkes. Yalansız, riyasız…

Yüksekova’da olağan bir gündü. Biz o gün yola çıkmadan önce bilgi almıştık; ortam sakindi, olay yoktu. Bu iyi ortam haberi ile yola çıktık Van’dan. Akşam karanlığında ilçeye girerken, minibüsün tekerlekleri asfalttaki onlarca gaz kapsülünü eziyordu. İki zırhlı araçtan ara sokaklara gaz bombası atılıyordu. Öndeki yolcu gayet olağan bir biçimde arkaya dönüp, “Size hoş geldin bombaları bunlar, olaylar var” dedi. İki haber arasında iki çocuk ölmüştü.
Yüksekova olağan bir gününü yaşıyordu. Ortalığın karanlığı ve sessizliği, akşamın inmesinden değildi. Gün, iki çocuğun kanıyla kararmıştı
Yüksekova’nın ve memleketin olağanlığına uygun düşmeyen bir etkinlik için gitmiştik oraya. Edebiyatçılar Derneği Başkanı Gökhan Cengizhan, Genel Sekreter Kevser Atay, Van’da yaşayan şair-yazar Müştehir Karakaya, Antakya’dan Eğitimci-şair Servet Üstün Akbaba, bir de ben. Kevser Atay’ın tasarı ve girişimiyle, ülkenin en doğusundan başlayarak barış etkinliği yapacaktık. Yüksekova’ya barıştan konuşmaya, şiir okuyup, çocuklara kitap götürüp, onlarla şiir atölyesi çalışması yapmaya gitmiştik. Muktedirlerin azgın savaş politikalarına karşı, en uzaktan, en doğudan başlayarak, kültürden, sanattan söz edip, barışı konuşmaktı amacımız. Sanat ve barış yerine, cenaze oldu gündemimiz.

Bu ülkenin gencecik insanları, çocukları toprağa aynı dualarla veriliyor. Hepsi için alınan helallik de aynı. Aynı Fatiha’ya “Amin” denilerek, aynı gün yurdun değişik yerlerinde, Kürt, Türk, çocuk, asker, polis, gerilla… toprağa verildi. Hepsi acı, hepsi etimizden kopan bir parça.

Ölüler, ölümler gömülür ya toprağın altına. Ama acılar kalpte kalır. Acılar girmez onlarla toprağa. Bizi insan edecek olan, bu acılara karşı tavrımız, tutumumuzdur. Ama iktidar, halkları düşman etmek için acı ekiyor bu ülkeye.

Sadece Yüksekova’da değil, ülkede olan, olağanlaştırılmış bir cinayetler zamanıydı!

Haftaya dize; “büyüyemedim ben, kuşlara aldanmaktan” (Kevser Atay, Sesin Patlar Tenimde, Babıali Kitaplığı.)