Yükselen gürültü arasında sessizce dolaşmak: Seçim sonuçları bize ne anlatıyor?
08.07.2018 09:50 BİRGÜN PAZAR
Ne CHP ne de demokrasi güçleri açısından ortada sevinebilecek bir durum yoktur. Hatta uzun yıllardır seçimleri izlemiş bir kişi olarak söyleyebilirim ki, Cumhuriyet’in kazanımları ve demokrasi ortak paydasında birleşen yurttaşlar açısından, sonuçların yarattığı düş kırıklığı, önceki seçimlerle kıyaslanamayacak derecede büyüktür

GÖKHAN GÜNAYDIN - Doç. Dr., CHP PM Üyesi

Şüphesiz ki 24 Haziran seçimleri, Türkiye’nin Anayasa Referandumu sonrası getirilen yeni sisteme geçişi temsil etmesi bakımından, öncekilerden çok farklı biçimde değerlendirilmeyi gerektiren özelliklere sahiptir.

Buna karşılık, seçim gecesi sonrası başlayan tartışmalar, başarıyı ya da başarısızlığı alınan/alınamayan oy sayısına indirgemiş durumda. Kısaca bu tartışmalara biz de “katkı yapalım”.

yukselen-gurultu-arasinda-sessizce-dolasmak-secim-sonuclari-bize-ne-anlatiyor-484250-1.

Yukarıdaki tablo, sözlerimizi netleştirmemize yardım edecek. Cumhur İttifakı ile başlayalım. Büyük ortak AKP’nin 2011 ve 2015 Kasım seçimleriyle kıyaslandığında oylarının 7 puan düzeyinde düştüğü, son seçim baz alındığında 70 ilde oy kaybedip 11 ilde oy artırmış olduğu görülüyor. Erdoğan’ın seçimden önce sarfettiği “bana oy verip partime oy vermeyecek münafıklar” sözü, durumun en azından Saray için sürpriz olmadığını ortaya koyuyor. Yaklaşıyor olana karşı bir hazırlığın olmadığını düşünmek, tek parti devletini ve kapasitesini küçümsemek olur. İyi Parti’nin kurucularının MHP içinde Kongreye gitme talepleri, “hukuk çerçevesinde ve usul-i dairesince” reddedildikten sonra, son hamle olan İyi Parti’nin seçime sokulmaması planları da tutmadı. Bu andan itibaren, MHP’den İyi Parti’ye blok oy kaymaları, olağan yaşam içinde gözlemlendi; MHP’nin ittifak içinde kalarak baraj sorununu çözdüğü söyleminin tersine bir araştırma da görülmedi. Buna karşılık MHP % 11,9’luk Kasım 2015 seçim sonuçlarını % 11,1 ile egale etti, üstelik te o tarihte 40 olan milletvekili sayısını 49’a çıkardı.

CHP’nin 2002 – 2007’de % 20 olan oy oranının, 2011 yılından itibaren yükselerek % 25’lere taşındığı ancak bu düzeyin adeta bir psikolojik sınıra dönüşerek 2015 seçimlerinde de aşılamadığı, 2018’de ise 2,4 puanlık bir düşüşle % 22,6’ya gerilediği görülüyor. Diğer taraftan İttifak Yasası ile meşrulaştırılan sandık birleştirme ve bölgedeki baskılara karşın, HDP’nin 2015 Haziran ve Kasım seçimleri arasında bir yerde tutunarak % 11,7 oran ve 67 milletvekili sahibi olduğunu, İyi Parti’nin ilk kez girdiği seçimlerde % 10’luk oranla 43 milletvekili çıkardığını not edelim. Saadet Partisi ise, iddia edilen potansiyeline karşın, sıfır baraj ittifakı içinde ancak % 1,3 düzeyinde oy alabilmiştir.

Belirtmeliyiz ki, partiler arası oy kaymalarının analize dâhil edilebilmesi için, Cumhurbaşkanı adayları ile destekleyen partilerin oy oranlarına bakmak gerekmektedir.
Tablo-2 verileri göstermektedir ki, Erdoğan’ın oy oranı, AKP – MHP oy toplamının yalnızca 1,1 puan altındadır. Buna karşılık İnce’nin oy oranı CHP’nin 8 puan üzerine çıkarak % 30 psikolojik sınırını aşmıştır. Partilerinden daha az oy alan liderlerden Demirtaş’ın oy oranı partisinin 3,3; Akşener’in oy oranı ise partisinin 2,7 puan gerisindedir.

yukselen-gurultu-arasinda-sessizce-dolasmak-secim-sonuclari-bize-ne-anlatiyor-484251-1.

HDP ile ilgili iki savdan söz edilebilir. Birincisinde HDP’nin gerçek oy oranı Demirtaş’ın aldığı oran olan % 8,4’tür, bunu % 11.7’ye tamamlayan CHP’den gelen emanet oylardır; 3,3 puanlık (1,8 milyona yakın) CHP orijinli seçmen Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde İnce’ye yönelmiştir. İkinci sav ise, kısıtlı da olsa, tıpkı 2015 seçimlerinde olduğu gibi, bazı HDP yöneticileri tarafından dillendirilmektedir. Buna göre, emanet oy yoktur varsa da sayısı çok azdır. Bir an için bu değerlendirmenin doğru olduğu kabul edilse, bu takdirde İnce’yi ilk turda Demirtaş’a tercih eden 2 milyona yakın stratejik Kürt oyundan söz etmek gerekir. Bu alanda özellikle sosyal medyada kimi çağrılar yapılmış olsa da, bu davete icabet edenlerin sayısının, sözünü ettiğimiz sayıların oldukça altında olduğu kanısındayım. Muhtemelen fiili durum, birinci seçeneğe çok yakın bir noktada, iki seçenek arasında bir yerde vücut bulmuştur.

Diğer taraftan, İyi Parti – Akşener ilişkisi de ilgi çekici sonuçlar üretmektedir. Kanımca oylarının önemli bölümünü İyi Parti’ye kaptıran MHP, Cumhur İttifakı içinde AKP’den oy almıştır. Aşağıda detaylandıracağımız üzere, oluşturulan seçmen kütükleri bu alanda önemli “katkı” sunmuştur. Buna karşılık İyi Parti’nin AKP’den alabildiği oy sınırlı kalmış, belirli bölgelerde CHP’den oy devşirmeyi başarmıştır. Bu noktada, seçim çalışmaları sırasında sahada gözlemlenebilen açık bir gerçekliğin altını çizmekte yarar vardır. CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı olarak İnce’yi deklare etmesi sonrasında, CHP’den İyi Parti’ye oy kayışı önemli ölçüde düşmüş, hatta giden oylar geri gelmiştir. Akşener’in yarışta geri düştüğünün anlaşılmasıyla birlikte de, İyi Parti seçmeninin % 2,7’lik bölümü (1,4 milyona yakın oy) İnce’ye yönelmekte tereddüt etmemiştir.

Bu bölümü noktalarken, iki alana ilişkin iki ayrı saptamayı yapalım. % 52,6 ile Erdoğan fiilen sahip olduğu yetki alanını “hukuki” bir kılıfa büründürmüştür. “Uyumlu meclis” yapısı, tek adam iktidarının bir süredir fiilen yetkileri tek elde birleştiren ve erkler ayrılığını ortadan kaldıran biçiminin, önümüzdeki dönemde statü kazanarak süreceğini göstermektedir. Her ne kadar AKP’nin vekil sayısının salt çoğunluğun altına düşmüş olması MHP’yi denetleyici bir noktaya -teorik olarak- getirmiş gibi görünse de, “bu muhtaçlığın” iktidarı kısmen paylaşmanın büyüsüyle kolaylıkla aşılacağını, siyasi olarak ise yeni Milliyetçi Cephe Hükümeti görüntüsünün ortaya çıkacağını öngörmek zor değildir. Kaldı ki, Anayasa’yı değiştirmek için gerekli 400 sayısı için bile, TBMM’de, “ihtiyaca binaen” geçici ittifaklar kurulabilir. Örneğin, bu yılın sonbaharına çekilecek bir erken yerel seçim önerisine, tüm belediyeleri kayyuma devredilmiş olan HDP’nin de destek vermesi halinde, 411 sayısına ulaşılmaktadır. İyi Parti ve Saadet Partisi’nden gelen “artık ittifaka gerek kalmadı” açıklamaları, açılacak olan müzakere sezonunun adeta habercisi niteliğindedir.

CHP üzerine bazı notlar

Görüldüğü gibi, ne CHP ne de demokrasi güçleri açısından ortada sevinebilecek bir durum yoktur. Hatta uzun yıllardır seçimleri izlemiş bir kişi olarak söyleyebilirim ki, Cumhuriyet’in kazanımları ve demokrasi ortak paydasında birleşen yurttaşlar açısından, sonuçların yarattığı düş kırıklığı, önceki seçimlerle kıyaslanamayacak derecede büyüktür. Bu hayal kırıklığı, CHP’nin adı geçen partilere emanet oy gönderdiği, aslında oy oranının % 26 oranında bulunduğu söylemleriyle giderilememektedir.
Aslında oy oranı açısından yukarıda belirtilen tablolar dâhilinde yapılan bir analiz, bu söylemin taşıdığı gerçeklik payını ortaya koymaktadır. Ancak değişen sistemle birlikte kaybedilenlerin varlığını hisseden kitleler açısından, aşılamayan oy oranlarını başarı sayan açıklamalar, sadece varolan kızgınlığı daha da artırıcı etki yaratmaktadır.

Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullarda, tüm diğer siyasi partiler gibi, ancak onlardan daha fazla sorumluluğuna pay düşecek biçimde CHP, yürüttüğü siyaset tarzı ile oylarını artırmak ve seçim güvenliğini sağlamak görevleri ile de karşı karşıyadır.

Sonuncusundan başlayalım: Sistem değişikliğinin ilk adımı olan referandumda, mühürsüz oyların sayıma dâhil edilmesi konusunda CHP’nin iyi bir sınav vermediği ortadadır. Sahtecilik tartışmaları arasında Erdoğan “atı alan Üsküdar’ı geçti” deyivermiştir. Bu kez ise, böyle bir zahmete girmesine gerek kalmamıştır. Çünkü “aktörler”, seçim sonuçlarını kabul konusunda adeta yarışmışlardır. Öyle ise soralım: MHP’nin Doğu ve Güneydoğu illerinde oylarını artırarak % 11,1 gibi bir oranda tutunması, ülkenin hangi politik-sosyolojik durumu ile açıklanabilir? Bu soru, bizi seçmen kütüklerinin başında Süleyman Soylu’nun bulunduğu İçişleri Bakanlığı’na bağlı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü tarafından hazırlandığı ve yaygınlıkla tüm ülkede, özellikle Doğu ve Güneydoğu illerinde bunların denetiminin yapılamadığı, dolayısıyla da meselenin “ıslak imzalı tutanaktan ibaret olmadığı” gerçeğine götürür. Kaldı ki, gece 00:30’da, dışarıda silahlar patlarken, 140 bin sandık açılmış ve geride daha 48 bin sandık kalmışken, başka bir deyişle 15 milyona yakın oy henüz sayılmamışken, kendi ifadeleriyle “trende bakarak” herkesi evine gönderen ve Erdoğan’ı adeta balkona çağıran anlayış, gecenin geri kalanını sessiz ve kopkoyu bir karanlığa mahkum etmiştir.

24 Haziran gecesi CHP Genel Merkezi’nin 19:15 ila 00:30 arasındaki beş saatte yaptığı taban tabana zıt üç açıklama, Genel Merkez ile Cumhurbaşkanı adayı arasındaki eşgüdüm sorunları ve İnce’nin gece boyunca sessiz kalması, bugün kitlelerde oluşan güvensizliğin temelini atmıştır.

Bu sorun 2018’de ortaya çıkan bir sorun değilse, rasyonel akılla ve doğru politikalarla yönetilen bir Parti’nin, bu sorunu aşacak adımlar atması beklenirdi. Parti Meclisi’nde sürekli dillendirdiğimiz şekilde, birbirinden bağımsız çalışan iki ayrı sistem ile bu sorun çözülmeliydi.

Bunlardan birincisi, anlık bildirimlerin alınarak Genel Merkez’e bildirildiği, böylelikle AA ve TRT manipülasyonlarından yurttaşın moralinin ve geceye sahiplenme arzusunun korunduğu bir sistemdir. 188 bin sandıkta, tutanağın akıllı telefon ile fotoğraflanıp belirlenen merkeze geçilmesinden söz ediyoruz. Bunu birleştirecek, internet ortamından kopuk, siber saldırılara kapalı bir ağ. Hızla açılan sandık ve oy oranlarını verecek ve işi AA/TRT seçili algortimasının dışına taşıyacak bir yapı. Defalarca önermemize rağmen bu işten uzak duruldu. Peki yerine ne yapıldı? Seçim gecesi, partinin izleme ve koordinasyon kurulu üyesi genel başkan yardımcıları, TRT ve AA’ya güvenilmemesi gerektiğini açıkladılar(!). Bu çok önemli bilgiyi aldığımız esnada bizler, ezberlediğimiz senaryoyu kahrolarak izleyen konumundaydık: % 70’lerden başlayıp % 50 üzerinde tutunacak Erdoğan ve AKP, % 30’lardan başlayıp % 50’nin altında kalacak Millet İttifakı ve adayları.. Bu ters yönlü algoritmadan etkilenmeyen tek aktör ise, ittifaktaki tamamlayıcı rolünü, gece yarısı ete kemiğe büründüren MHP oldu.

İkinci sistem ise, ıslak imzalı tutanakları birleştirecek, bunları YSK verileri ile karşılaştıracak, veri farklılıklarını otomatik olarak saptayıp yine otomatik olarak itiraz düzenine bağlayacak, biraz daha geriden gelen ancak kesin sonuçları üretme konusunda güven duyulacak, çökmeyecek/iflas etmeyecek bir sistem. Memleket seçim gecesi kör karanlıklara yuvarlanırken çok şey mi isteniyor? Para bunun için harcanmalı, kadro bunun için kurulmalıydı; her ikisi de CHP’de fazlasıyla vardı... Buna karşılık ortaya çıkan sonuçlar hepimizin bilgisi dâhilindedir.

Bütün bunların ötesinde ve bunlardan önce, seçim gününden çok önce, seçmen kütüklerinin doğruluğunu denetleyecek, yanlışları saptayacak, bunları süresi içinde iptal ettirecek, bu sorumluluğu profesyonel biçimde üstlenip yurttaşın üzerine yıkmayacak bir sistem kurulmak zorundadır. Burada bir kez daha ifade edelim, bu denetlemenin yapıl(a)mamış olması, hem TBMM hem de Cumhurbaşkanlığı seçimlerine doğrudan yansımıştır. MHP üzerinden yapılacak bir analiz, her iki seçim için de geçerli 4-5 puanlık, başka bir deyişle 2-2,5 milyonluk bir “garanti oy” varlığını öngörülebilir kılar. Bu oranlar, her şeyi değiştirebilecek mutlak sayıları ifade eder. O halde söyleyelim: Adam kazanmadı, biz kaybettik..

Gelelim yürütülen siyaset tarzına. Kanımca, bir siyasi parti politikalarını belirleyip uygularken, hiyerarşik bir sıralamayla ideoloji, strateji, taktik kompartımanlarını kullanır. Oy veren yurttaş, günlük yaşam deneyimiyle, bu hatta bir yanlışlık olup olmadığını bazen bilir-görür, çoğunlukla hisseder. Altını çizerek not etmek gerekir ki, yurttaşın bu alana duyduğu güvensizlik, CHP oylarının geleceğini tehdit eder hale gelmiştir.

Açalım. 2018 Haziran’ı öncesinde, CHP yönetimi, tüm kesimleri umutvar kılan üç önemli adım atmıştır. İyi Parti’nin YSK kumpasından kurtarılarak seçime girebilir hale getirilmesi, ittifak görüşmelerinin geçmişteki “istikşafi görüşmelere kıyasla” başarıyla tamamlanması ve nihayet Muharrem İnce’nin aday ilan edilmesi. Bu üç önemli adım için, İyi Parti dâhil olmak üzere birçok çevre tarafından ifade edilen ve İyi Parti’nin karşıtlığı ile açıklanan iki konunun altını çizmekte yarar vardır. Bunlardan birincisi HDP’nin sıfır baraj ittifakı dışında bırakılması, diğeri ise Abdullah Gül’ün adaylığıdır. Birincisi, sonuçları itibariyle zararsız atlatılmıştır. İkincisi ise düne-bugüne-yarına pusula olacak niteliktedir. “Ekmelettin faciası” ortada dururken, Gül’ü ortak aday yapma konusunda CHP/HDP/SP fikirdaşlığı, Akşener’in 100 bin imza ile aday olma ısrarına takılmıştır. Şüphesiz, konuta helikopterle inen Genelkurmay Başkanı’nın ikna edici rolünü de yok saymamak gerekir. Söylemeliyim ki, Gül ısrarı realize olmayınca devreye sokulan İnce formülü ile övünmek, düşünmeyi ihmal etmeyenler için inandırıcı değildir. Bizim açımızdan sorun nettir: Sağ projelerin ve olmayacak işlerin peşine, herkese rağmen düşebilme özgüveni nereye kadar sürecektir?

Kaldı ki, siyaset dünyasına yeni adım atan partiler, CHP’nin “kendi kulvarında alternatifsizlik” rahatlığına son vermek üzeredirler. İyi Parti’nin oyunu en çok artırdığı iller olan Burdur, Isparta, Antalya, Çanakkale, Muğla, Denizli, Kırklareli, Edirne, Aydın ve Balıkesir’den yalnızca dördünde CHP belediyesi yoktur. İl bazında yaptığımız analizler, sahip olunan belediyelerin kaybedilebileceği, sınırda olup kazanma ihtimali bulunan belediyeler ile üç büyük şehir açısından durumun daha da zorlaştığı yeni bir döneme işaret etmektedir.

Bütün bunlar veri iken, ne yazık ki CHP, kurumsal olarak seçim sonuçlarını değerlendirecek bir toplantı yapamamış, bunun yerine disiplin konulu bir Parti Meclisi Toplantısı yapmanın siyaseten büyük bir yanlış olacağı eleştirilerine de kulaklarını tıkamıştır.

“Sorun bir lider sorunudur” diyenleri, dostça uyarmak isterim: Sorun yalnızca bir lider sorunu değildir. CHP’nin yaşamıyla, okuma-yazma-düşünme-söyleme ve eyleme biçimiyle, “koltuğa yaklaşımıyla”, rakipleri ve yoldaşlarıyla ilişki kurma tarzıyla, samimiyeti-kararlılığı ve yetkinliğiyle CHP ve temsil etmesi gereken değerlere yaraşır bir kadroyu, bütünlüklü biçimde ortaya çıkarma sorumluluğu, geçmişle kıyaslanmayacak biçimde yakıcı bir hal almıştır. Bu kadro elbette, “bizim mahalle versus diğer mahalleler” den ibaret sığ ve sonuçları itibariyle denenmiş yanlışlar içeren yaklaşımları çöpe atıp, siyaset biliminin gereğini Türkiye koşullarına uygulayabilecek bir toplu yürüyüşü başlatma sorumluluğunu da üstlenecektir.

Enseyi karartmayacaksak, yoldaşlık hukukumuzu yeniden tesis edeceğiz.