Yumuşak Makine’ye sert yargı
ÖZGE BAŞAK TANELİ ÖZGE BAŞAK TANELİ
Bu hafta neler öğrendik?
Bu hafta neler öğrendik?
Pazar günlerinin böyle bir yeri var. Geçen altı günün düşünüldüğü, gelecek altı günün planlandığı yerde durur. Yayınlanmadan yasaklanan kitaplar, kafası kesilen bir İnsanlık Anıtı derken çevirmen Süha Sertabiboğlu'nun dilimize kazandırdığı, Sel Yayıncılık tarafından yayımlanan Yumuşak Makine adlı kitap hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından bir soruşturma başlatıldığını öğrendik. ‘Çılgın Proje’ diye bir şeylerden bahsediyorlar, hiçbiri son zamanlarda sanat ve  edebiyat alanında atılan geri adımlar kadar çılgın olamaz!
 
Yumuşak Makine'nin yazarı William Burroughs, Amerikan edebiyatında çığır açan Beat Kuşağıyla bağdaştırılır. Bu kitap ilk olarak 1959 (!) yılında Paris’te basılmıştır. İyi şartlarda büyüyen Burroughs, Harvard’da antropoloji ve edebiyat okumuş, okuduğu üniversiteden ve şehirden nefret etmiştir. Eşcinseldir. Uyuşturucu kullanır. Kimileri Burroughs’un eserlerinde uyuşturucuyu yücelten ve saçmalayan bir ‘ucube’ olduğunu düşünürken kimileri sanatsal açıdan onu yüceltir. Bütün bu insanlar bu yargılara kitabı okuduktan sonra ‘kendi’ özgür düşünceleriyle varmışlardır. Bizden ise onu değersiz şeyler yazan biri ya da bir dahi olarak nitelendirme hakkı bile alınıyor. Kütüphanemize ellerini uzatanlar bu hakkı kendilerinde nasıl buluyorlar diye merak ediyordum ki kitabın halkımızın ar ve namus duygularını incitebilecek nitelikte olduğundan yasaklandığını öğrendim. Açıkçası bir edebiyat eserinden ar ve haya duygusu incinecek bir insanın zaten Burroughs okuyacağına ihtimal vermiyorum. Analizler doğrudur; kitapta konu bütünlüğü yoktur, gelişi güzel kaleme alınmıştır, anlatım bütünlüğüne rivayet edilmemiştir, argo tabirler kullanılmıştır ve objektif yaklaşımlarda bulunulmamıştır. Ancak bu eseri sevenler de onu en çok bu nedenlerden dolayı severler zaten. Yazarların da bütün bu sayılanların tam tersini yapmak gibi görevleri ya da zorunlulukları yoktur. Ailecek okunacak türden bir kitap olmamakla suçlanan bir eser duymamıştım daha önce. Yoksa ailecek okunacak tarzdan kitaplar diye yeni bir tür çıktı da ben mi kaçırdım?

Çevbir Çevirmenler Birliği yaptıkları basın açıklamasında “milyonlarca çocuğun sefalet ve yoksunlukla yüz yüze olduğu, temel sağlık hizmetlerinden mahrum bırakıldığı, devlet denetimindeki kurumlarda şiddete, işkenceye ve tacize maruz kaldığı, hatta hüküm verilerek cezaevine gönderildiği ülkemiz koşullarında, devletin, ifade özgürlüğünü kısıtlama yönündeki sistemli girişimlerine, ‘çocukları koruma’ sorumluluğunu alet etmesini protesto ediyoruz,
Edebi niteliklerine ilişkin kararı ancak okurların, eleştirmenlerin ve edebiyat tarihinin vereceği eserleri, ‘müstehcenlik’ gibi edebiyat eleştirisinde yeri olmayan bir kriterle yargılamaya kalkışan zihniyeti protesto ediyoruz. Haklarında soruşturma açılan, kitapları yayınlayan ve çeviren yayıncı İrfan Sancı ve meslektaşımız çevirmen Süha Sertabiboğlu'nun yanında olduğumuzu beyan ediyoruz” dediler.

Evet, bu hafta neler öğrenmişiz? İleri demokrasiye geçtiğimiz şu günlerde, ülkemizde edebiyat ve sanatın tabulara ve baskılara rağmen doğduğunu, yasaklarla bile geliştiğini ama yasakçı zihniyetlerce infaz edildiklerini öğrendik. Bazen saf saf sorarız neden ülkemizden daha fazla dünyaca ünlü filozoflar, sanatçılar, edebiyatçılar çıkmıyor diye, cevaplarını bulmak çok da zor gelmiyor artık. Bugün övündüğümüz yazarlar, sanatçılar yaşadıkları yıllarda yazıları ve şiirleri yüzünden onlarca davadan yargılanmış, hapse atılmış ve vatandaşlıktan çıkartılmıştır. Bazılarının mezarları ülkemizde bile değildir. Kısacası bizim ülke aydınına yaptığımız bir gelenekten ibarettir… Bu gelenek haline gelen cehaleti devam ettirmek de ülkemizin başımıza gelen en büyük felaketlerden biridir!