Yunanistan krizi ve hangi AB?
MERYEM KORAY MERYEM KORAY

(“Küreselleşmenin” Küçük Kardeşi mi, yoksa “Sosyo-Ekonomik Bütünleşme” mi?)

Yunanistan, referandumu SYRIZA’nın kazanmasından beri, başta Avrupa Birliği (AB) olmak üzere uluslararası ilgi odağı olmuş durumda. İlginin nedenleri farklı tabii!

Ama öyle ama böyle bir çözüm bulunacağına da kuşku yok; yalnız Yunanistan değil, AB, IMF ve kreditörler için de bir çözüm gerekli. Öte yandan bu çözümün her taraf için bazı bedeller getireceği ortada. Bu nedenle bulunacak çözümün, Yunan halkı için olduğu kadar, küresel kapitalizm, AB, hatta 21. yüzyılda “halklar ve haklar” mücadelesi açısından da önemi büyük.

Hükümetleri ve sermayesiyle reel dünya tarafından bakarsak, onlar, Yunanistan krizini, kurdukları sistemden taviz vermeden ve kötü örnek yaratmadan nasıl atlatırız derdindeler! Örneğin borçların süresinin uzatılması, bazı borçların affı ya da borçlu ülkelerden istenen ”kemer sıkma” politikalarından taviz verilmesi anlamına gelecek çözümler, finansal açıdan karşılanabilir olsalar da, kapitalizm ve finansal sistem ile güçlü ekonomiler açısından “kötü örnek” olarak kabul edilemezler!

Bu nedenle beyanları da, hep, Yunan halkının üretmeden, çalışmadan yaşadığı, başkalarından aldığı parayla geçinirken şimdi de borçlarını ödemekten kaçındığı gibi uluslararası kamuoyunda kendilerinden ve sistemden yana “haklılık” sağlamak yönünde. SYRIZA hükümeti ve bakanlarına “iş bilmez ergenler” muamelesi yapmaları, aşağılamaları da bu yüzden!

Açıkçası, Yunanistan örneğinin sonuçlarından korkuyorlar; bir anlamda, az gelişmişten çok gelişmiş ekonomiye, emekten sermayeye, üretimden finansa para aktaran bu sisteme taş koyacak düşüncelerin güç kazanması, hele iktidara gelmesi gibi gelişmeler onlar için kâbus niteliğinde! Bu nedenle! Başbakan Çipras’ı “başa bela” olarak görmeleri ya da Eski Maliye Bakanı Varoufakis’in “kreditörlerin nefretini” kazanması boşuna değil!

Bu ülkede biz de, sırtını sağlam yerlere dayamış, kendinden emin, küreselleşen kapitalizme, neoliberal politikaları karşı olanları alaylı bir küçümsemeyle karşılama alışkanlığı edinmiş gazetecisinden akademisyenine bir dolu liberal tanıdık; hâlâ konuşmaktalar. Hatta şimdi Yunan halkı ve referandum sonuçlarını “methe” çıktıkları görülüyor! Oysa, bir zamanlar, Avrupa Birliği’ni ekonomik ve siyasal liberalizm temsilcisi olarak alkışlıyorlar, Türkiye’nin üyeliğini de bu nedenlerle istiyorlardı. Maastrich ve Kopenhag kriterleriydi konuştukları; şimdi “Troyka” diye söylenmekteler!

AB açısından bakarsak, küreselleşen kapitalizmin ortağı ve onun güdümünde bir araya gelen serbest piyasa peşindeki ekonomik bir topluluktan mı ibaret oldukları, yoksa, kısaca sosyal devlet, sosyal piyasa, sosyal adalet, sosyal refah, sosyal diyalog gibi kavramlarla tanımlayabileceğimiz “Avrupa Toplum Modeli” gibi bir anlayışı “Avrupalılaştırmak” hedefini güden bir “bölgesel bütünleşme” siyaseti mi izledikleri gibi kritik bir soru var karşılarında. Yalnız siyasetçilerin değil, tüm Avrupa halklarının sorusu bu!

Atina’da yaşayan öğretim üyesi bir arkadaşım, günlük 60 avro çekebilecekleri ATM bulmak için kızının arabasıyla şehirde nasıl dolaştıklarını yazdı geçenlerde. Bu parayla geçinmek için, balkonda domates, biber, patlıcan yetiştirmeye başladığını, ancak elektrik, su, telefon gibi faturaları nasıl ödeyeceğini bilemediğini yazdı. Bir de, bu durumu kabullenmekte zorluk çeken çocuklar, gençler var ki, ailelerde bitmeyen kavgalar demek. Kısacası geçim sıkıntısı, bu sıkıntıyı bilmeyen orta gelirliyi de vurmuş durumda!

Yalnız Yunanistan’ın değil, daha birçok AB üyesinin benzer sıkıntılar yaşadığı, daha birçok ülkenin benzer sonuçlara doğru yuvarlandığı ortada! Bunlara verilen cevap da, insanı, halkları değil, parayı güvenceye almak yönünde! Soldan farklı şeyler bekleniyor ama bir zamanlar Sosyal Avrupa’yı savunan Avrupa sosyal demokrasisinin düşünce ve politika olarak iflas ettiğini görüyoruz.

Örneğin, Sosyalist Enternasyonal’in “Avrupalı liderler Yunan halkının seçimlerine saygı duymalı” anlamındaki sözleri bana bir şey söylemiyor. Referandumun bir demokrasi aracı olarak alkışlanması güzel tabii, ama asıl önemli olan gerisindeki hikâye! Öyle olunca da, asıl söylemeleri gereken şey, “kreditörlerin tefeci gibi davranıp ülkeleri ve politikacıları satın aldıkları, sermayenin peşindeki politikacıların da, halklarını ve geleceklerini sattıkları” olmalı diyoruz! Ne yazık ki, onlar, Hollande gibi verdikleri sözleri bile unutmayı tercih ettiklerinden, umutlanmak zor!