Yürek düz çizgiye sığar mı?
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL
Eğer kent bir yüreğe dönüşmüşse düz çizgi kırılmış demektir; kırılan sadece çizgi değildir, sistemin omurgası, çizgisel zaman ve mekan da kırılmış, zamanlar ve mekanlar çoğalmıştır

İnsanın yüreği dağ yollarını andırır, kıvrım kıvrımdır. Yürek düz çizgiye nasıl sığsın ki? Haliyle kentin düz caddelerinden kaçacak ve dağlara vuracaktır kendini. Olmadı, kentin çizgilerini eğip bükecek ve yaşadığı kenti bir yüreğe dönüştürecek. Kentin kıvrımlı sokakları yüreğin kıvrımlarıdır, kıvrımlarda yine kıvrımlı yürekler dolaşacak. Eğer kent bir yüreğe dönüşmüşse düz çizgi kırılmış demektir; kırılan sadece çizgi değildir, sistemin omurgası, çizgisel zaman ve mekan da kırılmış, zamanlar ve mekanlar çoğalmıştır. Yüreklerin kıvrımlarında dolaştıkça yüreklerle birlikte zamanlar ve mekanlar da birbirine dolaşır. Yürek kent, kent de evren olur. Ve işte o zaman her insan yeryüzünün ritmini iliklerine dek hisseder ve yeryüzünün ritimleriyle salınır tüm bedeni; yeryüzü olur.

Tennessee Williams’ın “Arzu Tramvayı”ndaki kahramanı soruyor “Düz nedir?” diye ve yanılıyor: “Bir çizgi düz olabilir ya da bir cadde, fakat insanın yüreği, dağların arasından geçen bir yol gibi kıvrımlıdır.” İçimizde dağ yolları var, dağ yollarının ritmiyle atıyor yüreğimiz. Ama bedenlerimiz iktidarın doğrusal zamanı ve mekanına sıkışmış, saatin tekdüze tiktaklarıyla deviniyor. Saat zamanının homojen mekanında tutsak alındık. Yüreklerimiz kıvrım kıvrım olsa da düz çizgide yürümeye zorlandık. Yüreklerimizin daralması o yüzden. Her nesne ve canlının kendine özgü zamanı ve mekanı vardır, kendi ritmiyle salındıkça kendi mekanını yaratır. Ama şimdi hepimiz tek zaman ve tek mekana kapatıldık. Henri Lefebvre’nin Ritimanaliz’deki önerisini dinleyip kentin ritimlerine kulak kabarttığımızda inşaat makinelerinin yıkım sesini işitiyoruz sadece. Makinelerin çıkardığı yıkım sesleri saat zamanının tiktaklarıdır. Yüreğin kıvrımlı yollarını düzleştiriyor, çoklu zaman ve çoklu mekanı tekleştiriyorlar. Ve bu sesler bizi iktidarın zamanına, emeğimizi üç kuruşa sattığımız saat mekanına mahkum edip hiçleştiriyor. Vakit nakittir çünkü, insan ise, Marx’ın dediği gibi, “zamanın enkazı”.

İngiliz yazar John Fowles, “Ağaç ve Doğanın Doğası” (Afa Yayınları) kitabında eski kentlerle modern kentleri karşılaştırıyor, hayatın ve insanın nasıl da düzleştirildiğinden yakınıyordu: “Kent ve kasabaların daha eski ve daha plansız mahalleleri tamamen bir ormanı andırır; özellikle de içimizden geçiş biçimleriyle, kendilerini ortaya koyuş tarzlarıyla, yolumuzu kaybettirmeleriyle, açılmaları ve kapanmalarıyla, şaşırtmaları ve memnun edişleriyle. Yirminci yüzyıl mimarisinin birçok aptalca hatası içinde en aptalca olanı, gösterişli kent planlamasında bu eski modeli unutmak olmuştur. Geometrik ve doğrusal kentlerin insanları, geometrik ve doğrusal olur; ahşap kentlerin insanlarıysa daha insan gibi insan olur.” Yürekleri bir orman gibi kıvrım kıvrımdır çünkü. Fakat Fowles bunun aptalca bir hata olduğunu söylerken yanılıyor; çok akıllıca çünkü. Tıpkı kent gibi insan da kıvrımlarında isyanlar saklar ve iktidar insanı, kıvrımlarından arınmış düz bir çizgi olarak icat etmek için mekanı ve zamanı düzleştirmiş; yüreği, kentin düz çizgisinde yürümeye zorlamıştır; isyan etmeyi unutsun, doğrusal geometriye, sömürüye boyun eğsin diye.

Italo Calvino’nun “Görünmez Kentler” kitabındaki Ersillia kentinin sakinlerini hatırlayalım; kentin kıvrım kıvrım ilişki ağlarından dışarı çıkıp kentlerine bir tepeden bakmış ve bir hiç olduklarını anlamışlardı. Kıvrımlarından arınmış bir yürek hiçtir çünkü, saat gibi tıkır tıkır işleyen mekanik bir makine. Oysa insan kıvrımlarda dolaştıkça, bağlantılar kurdukça var edebilir kendini. Doğanın ve toplumun bağrına çizilen düz çizgilerle birbirimizden ayrı düştük. Dolaştığımız ve dolaştıkça birbirimize dolandığımız kıvrımlı yollar çizgisel yollarla parçalandıkça, giderek daha yalnızlaştık ve sonunda kapitalizmin çizgisel otoyolunda bir başımıza kaldık; birbirimizle ölümüne yarışıyoruz şimdi.

Sömürünün düz çizgisinde yüreklerimiz daralıyor. Yürek daralması iyidir, eşeklik yapmak için hala bir umut var demek ki. Le Corbusier düz çizgilerden oluşan kentler tasarlamıştı: “İnsan dosdoğru yürür, çünkü bir hedefi vardır… Eşek zikzak çizer”. Dosdoğru nedir ki? Bir çizgi dosdoğru olabilir ya da bir cadde, “fakat insanın yüreği, dağların arasından geçen bir yol gibi kıvrımlıdır.” Kıvrımlarında fay kırıklarını, isyanları çoğaltıyor.