Yürüyüşten sonra…
L. DOĞAN TILIÇ L. DOĞAN TILIÇ

Adalet Yürüyüşü” belki de ilk adımı attığında Kılıçdaroğlu’nun da beklemediği bir başarıyla bugüne geldi ve sonuna yaklaşılıyor. Sona yaklaşılırken iki nokta öne çıkıyor. Birincisi, Kılıçdaroğlu’nun duyumları ve Başbakan Yardımcısı Kurtulmuş’un da “uyarıları” ile öne çıkan provokasyon konusu.

Kılıçdaroğlu’nun M. Yetkin’e söylediği gibi; İstanbul’a yaklaşırken iktidar bir grubu yürüyüşe saldırtıp, “toplum kutuplaştı, kamu düzeni tehdit altında diyerek ve OHAL gerekçesiyle yasaklama” yoluna gidecek mi?

AKP, politikalarını gerçekten sık sık anketler yaparak belirliyorsa, bu tür bir olayın yürüyüşü destekleyen geniş kitlelerden çok daha fazlasının iktidara tepki göstermesine yol açacağını görüyordur!

Bu akıldışı olasılık gerçekleşmez ve Pazar günü yürüyüş İstanbul’da milyonluk bir mitingle sona ererse, AKP buna 15 Temmuz etkinlikleri ile karşılık vermeye çalışacaktır. Demokrasi nöbetlerinde “çok daha büyük” bir kitleyi meydanlarda toplayıp, “Siz o kadarsanız biz de bu kadarız” diye yine “siz-biz” kutuplaşması üzerinden gövde gösterisi yaparak Adalet Yürüyüşü ve sonrasındaki mitingin yarattığı havayı bastırmaya çalışacaktır.

Açıkçası, yürüyüş boyunca iktidar çevrelerinden gelen tepkilerin aklını bir kör inançla ona teslim etmiş olanlar dışında kimseyi etkileyecek mecali yoktu. Kabul edelim ki, Başbakan Yıldırım’ın sözlerinin, o sesine ne kadar ürkütücü bir ton vererek “gaflet yürüyüşü” dese de, gülümsetici bir etkisi vardı.

Kılıçdaroğlu’nun yürüdüğü yol için “Yaptığımız yolların kalitesini anlamış oldu” dedi Yıldırım. O yol ki; eski İstanbul yolu, Osmanlı’nın son yıllarında da vardı ve atla çekilen arabalarla 79 saatte gidiliyordu. 1950’lere gelinirken otobüsler aynı yolu 18 saatte alıyordu. Bugün yürünerek de 25 günde gidiliyor işte. Aydın Menderes, bir röportajında, “Babamı Ankara-İstanbul yolunu yaptığı için astılar” demişti. Şimdi Yıldırım, bu yolu da yaptıkları yollar arasına katıp Kılıçdaroğlu’na kalite kontrolü yaptırdı!

AKP’nin “Yürüyerek adalet aranmaz”, “Adalet, demokrasi sokakta meydanda bulunmaz” söylemi de kendisi tarafından boşa çıkarılıyor. Demokrasiyi korumak için insanları sokaklara meydanlara nöbete çağırıyorlar işte!

Geçen gün, “Hiç yürüyenle yürümeyen bir olur mu?” yazısında “Bir eylemde yalnızca ondan amaçlanan hedefe ulaşarak sonuç alınmaz. Her eylemin, ona katılanları da değiştirip dönüştüren bir sonucu olur. Bu politik sonuca çoktan ulaşıldı bile!” demiştim.

M. Yetkin’in yürüyüşün ne sonuç getireceği sorusuna, Kılıçdaroğlu; “Türkiye’de çok şey değişecek, değişmeli. Adalet duygusu toplumun tüm kesimlerine sirayet etti, bütün dünyada Türkiye’de adaletin olmadığı yönündeki kanı pekişti, hükümetin kendisini sorgulaması lazım” yanıtını vermiş.

İktidarın kendisini sorgulayacağını beklemek, onun bugüne kadarki pratiğini göz ardı etmek olur.

Ancak, umarım muhalefet kendisini sorgulayabilir ve yürüyüşün yürüyenlerde yarattığı dönüşüme uygun bir çizgi izleyebilir. Hayır kampanyası ve bu yürüyüşle ortaya çıkan, çok farklı kesimlerin bir arada durabildiği potansiyeli, tam da yürüyüş boyunca yapıldığı gibi; provokasyonlara gelmeden, tek adam rejimine karşı en geniş kitleleri kucaklayarak sürdürmenin yollarını bulabilir!

Adalet için yürünen uzun yolun sonuna gelindiğinde, iki genç eğitimci de neredeyse yaşamlarının sonuna geliyor olacaklar. 10 aylık Kartal bebeğin hayata tutunabilmesi için 19 saatte 1 milyon avro toplayabilen Türkiye’nin yaşatma gücü, Nuriye ve Semih’i yaşatmak için bir şey yapamaz mı? Yürüyüşün sonunda İstanbul’a toplanan 1 milyon insan, başta Kılıçdaroğlu, “Siz bırakın, yarın biz hepimiz sizin için aç kalacağız” diyemez mi?

İçişleri Bakanı onlara dediği gibi bize de şucu bucu dermiş; biz yalnızca insanı yaşatmak için bir adım attığımızı biliyorsak varsın desin, ne olacak!

Adalet için 450 km boyunca atılan on binlerce adımdan sonra ve daha yürünecek çok da yol varken, bir büyük adım da iki genç insanı yaşatabilmek için atabilsek, adalet yürüyüşü çok daha anlamlı olmaz mı?