Yüzleşme vicdanı öldü
SELAMİ İNCE SELAMİ İNCE

Avrupa’nın en önemli psikanalizcileri arasında sayılan Margarete Mitscherlich geçen hafta, 95 yaşında yaşamını yitirdi. Mitscherlich, otoriter bir toplumun ortaya çıkışı ve otoriterliğin sürdürülmesi konusunda Almanya siyasal atmosferini ve Alman halkını deyim yerindeyse psikanalizden geçirdi. 1967’de eşi Alexander Mitscherlich ile yazdıkları ‘Yas Tutma Yeteneksizliği-Die Unfähigkeit zu trauern’ adlı kitap, faşizm sonrası Almanya’nın ‘kolektif suç’ ile ‘yüzleşmesi’ için adeta bir el kitabı oldu. 

Alexander ve Margarete Mitscherlich, makalelerden oluşan bu kitapta Alman toplumunun Yahudi Soykırımı’yla hesaplaşmaya ve demokratik yeni bir kolektif kimlik oluşturmaya neden direnç gösterdiğinin cevabını arıyordu. Türkiye’de de son dönemde gündemde olan ‘yüzleşememe’ ve her zaman gündemde olan ‘otoriter devlet’ üzerine düşünmek için Süddeutsche Zeitung’un yayınladığı aşağıdaki görüşme önemli ipuçları veriyor. Lena Prieger ve Oliver Das Gupta’nın 2009’da yaptığı görüşmeyi gazete, Mitscherlich’in ölümünden sonra tekrar yayınladı. Oldukça kısaltılarak yapılan çevirisi aşağıdaki gibi.

>>>> ‘Yas Tutma Yeteneksizliği’ kitabınızda, savaştan sonra Nazi dönemiyle yüzleşme konusunda Almanların zorluğunu ele alıyorsunuz. Doğum yılınız 1917 ve siz de etkilenen nesle aitsiniz. Siz yas tuttunuz mu?

Genellikle üzgündüm çünkü benim ideallerim çalındı. Saygın bir varlık sürdüren bir topluma, ulusa dâhil olmak istemiştim. Bunun yerine önceden hayal bile edilemeyen zalim bir uçurum ortaya çıktı. Bizim nesil, ben dâhil çok değerli bir şeyini kaybetti. Bu nedenle yeryüzünde yaşadığımız müddetçe, çılgınca bir ideoloji uğruna kurban edilen sayısız insanın yasını tutmaya sürekli bir nedenimiz var.

>>>> Hitler’in iktidarı ele geçirdiğinde 15 yaşındaydınız. O ondan itibaren mi kafanızdaki harika memleket görüntüsü yıkıldı?

Evet, bu Nazi dönemiyle birlikte başladı. Arkadaşlarım ve annem gibi savaş zamanında ben de sürekli BBC dinledim. Almanya şair, düşünür ve filozofların ulusu olmasına rağmen, insan kendi halkıyla gurur duymaktan vazgeçiyor. Psikolojik hastaların öldürülmesinden ve gaz odalarından da haberdardık. Ama her şeye rağmen: İnsan, dile sahipti ve öyle yetiştirildiği için Alman olmanın çok derin kökleri vardı. İnsan, istesin ya da istemesin oradaydı, hatta bazen oportünistti çünkü kimse ölmek istemiyordu. Bu nedenle insan en tehlikeli durumlarda bile uyum gösteriyordu. Ardından bunun için kendinden nefret ediyordu. 

>>>> Neden Almanların büyük bir kısmı savaş sonrasındaki on yıllarda geçmişle yüzleşmek istemedi? 

İnsan bütün materyal ve ideallerin ‘total yıkımından’ sonra üzerinde hiç çalışılmamış bir suçla karşı karşıya duruyordu. Bu, ötelemeyi getirdi. Birinci Dünya Savaşı zaten yeterince saçma ve korkunçtu. Ama Yahudi Soykırımı yönetilebilir, anlaşılabilir bir şey gibi görünmüyordu.

>>>> Başka bir kadınla evli olan Alexander Mitscherlich’ten bir oğlunuz oldu. Cumhuriyetin ilk yıllarında evlilik dışı ilişkiden doğan çocuk yetiştirmek zor muydu?

Oğlumu, doğumdan bir süre sonra Danimarka’ya anneme götürdüm. İlk yıllar orada kaldı. Oğlumu hiç saklamadım, tam aksine. Danimarka büyük oranda toleranslıydı ve Almanya’da ise, benim hakkımda ne düşündükleri umurumda bile değildi.

>>>> Savaş sırasında Heidelberg’te okudunuz ve başka nedenlerin de yanında Nazilere küfrettiğiniz için sorgulandınız. 1949’da geri döndüğünüzde nasıldı? 

1944’de terk etmiştim, dönüş gerçekten komikti. Heidelberg Üniversitesi’nde hiçbir şey olmamış gibi aynı hiyerarşi tekrar kuruldu. Yurtdışında ne kadar garip karşılandıklarının farkında bile değillerdi. Şuna inanıyorlardı: “Savaş geçti. Biz açlık çektik ama şimdi Amerika’nın Ruslara karşı bize ihtiyacı var” Benzersiz, naif bir duygu içindeydiler. Federal Almanya 1949’da yeni anayasaya kavuşunca Almanlar yurtdışına çıkma hakkı kazandı. İlk yurtdışına çıktıklarında fark ettiler neler olduğunu.  

>>>> Naziler, Yahudi bilimi olarak gördükleri psikanalizi aforoz etmişti. Nazi döneminde kürsü sahibi olan profesörler, eşiniz ve sizin gibi insanların psikanalize başlaması karşısında nasıl tepki verdi?

İlk yıllarda hâlâ reddediliyordu. Psikanaliz hakkında o zaman hâkim olan düşünce 1920’li yıllarda Naziler tarafından kurulmuştu. Şöyle ifade ediliyordu: Bu bilim değil, kanıtlanamaz, sadece fantezi. Yani sadece Sigmund Freud Yahudi olduğu için değil. 1950’de kimse, “bu bir Yahudi, onun için biz psikanalizi bir bilim olarak kabul etmiyoruz” diyemiyordu. O kadar aptal değillerdi. Ama Alexander Mitscherlich’i birçoğunun gözünde hain yapan şey Nürnberg Doktorlar Davası sürecine katılmasıydı. (Savaş suçları yargılamasında insanlık suçu işlemiş faşist doktorların yargılandığı dava. Davada 20 doktor insanlar üzerinde deney yapmaktan suçlandı. 7 doktora ölüm cezası verildi. Alexander Mitscherlich, 1946/47 yılları arasındaki bu davayı izledi ve doküman haline getirdi.)

>>>> 1950’li ve 60’lı yıllarda hâlâ düşmanlık hissediyor muydunuz?

Elbette! Alexander, bir süre tıpta en nefret edilen adamdı. “Yediği çanağı pisleten adam.” Bunun için önce profesörlük alamadı. Frankfurt’ta, Max Horkheimer ve Theodor Adorno’nun yardımıyla aldı sonra ve bu da tıp fakültesinde değil filozofi fakültesindeydi.

>>>> Sizi ve eşinizi söz konusu kitabı yazmaya sevk eden ruh halinizi tasvir edebilir misiniz?

İnsanlar diyordu ki, “Bir şey mi vardı, hayır hiçbir şey yoktu. Savaş bitti, biz kaybettik, bu acı. Ama şimdi Amerika’yla aynı tarafta duruyoruz ve Soğuk Savaş’ta birlikteyiz. Naziler? O bir yanılgıydı. Ama bazı iyi şeyler de oldu o zaman. Güzel otoyolları zaten biliyorsunuz…” 

>>>> Bu büyük baskılamanın stratejisi miydi?   

Bu konuyla ne ailede ne de okullarda hiç kimse ilgilenmek istemiyordu. Bu dönemde her Alman, Yahudilerin kitlesel kurşuna dizildiğini biliyordu. Yoğun bir biçimde baskılandı. Bunun iyi olmadığı savaştan sonraki psikanaliz oturumlarında görüldü. Ne zaman biri bizim divana uzansa, konu açıldığında, olaylarla bir ilgisi olmasını istemediği için,  hemen konuşmaktan vazgeçerdi.     

>>>> Alman ekonomik mucizesi, Nazi döneminin bastırılmasına yaradı mı?

Şüphesiz bunun da bir yardımı oldu. Slogan şuydu: “Biz yine kendimize geldik! Amerika’nın ve ekonomik mucizenin yardımıyla komünizmi yeneceğiz. Asıl olan büyüme”. Bu atmosferde Auschwitz’de ve başka yerlerde neler olduğu çabuk unutuluyor.

>>>> Cumhurbaşkanı  Richard von Weizsäcker bir keresinde Başbakan Adenauer (savaş sonrasının ilk Başbakanı) zamanındaki ‘otorite çanları’nı hatırlatmıştı. 

Kesin olmak gerekirse: Bu, küçük burjuvanın ve cahil, dar kafalıların her zamanki çanıydı. Bir keresinde Hitler başardı: Bürokratlar, subaylar, züppe soylulardan oluşan neredeyse sınıfsız bir toplum. Evet, Nazi dönemi sonunda bütün sınıflar aynı derecede başarısız ve rezil oldu. Eski geleneklerin hepsi bozulmuştu onun için dar kafalı küçük burjuvalık yeni Almanya’da kuruluşundan beri baş üstünde tutuldu. Kör, cinsellik düşmanı kilise etiği de buna dâhil edildi.

>>>> Bunu tam anlatabilir misiniz? 

Evlilik dışı ilişki hoş karşılanmıyordu, eşcinsellik kovuşturmaya uğruyordu ve kürtaj yapan cezalandırılıyordu. O rezil yasa maddeleri vardı. Düşünebiliyor musunuz, insanlar evli değillerse birlikte yaşayamıyordu. Bonn Cumhuriyeti’nin Ren Katolizminden kapalı kapılar ardında, (Sosyal Demokrat, eski Başbakan) Willy Brandt da utanıyordu. Evet, Brandt sonuçta Nazi döneminde sadece anti Nazi olduğu için başka bir ülkeye göç etmemişti, Brandt aynı zamanda evlilik dışı bir ilişkiden olma bir çocuktu.  

>>>> Bu kokuşmuş, küflü küçük burjuva dönemin bitmesinde sizce hangi faktörler ayırt edici rol oynadı?

Daha çok Almanın yurtdışına gidip gelmesi bence önemliydi. Orada kendi küçük burjuva dünyalarında yüzleşmedikleri ve görmek istemedikleri Nazi Almanyası cinayetleri gibi gerçekliklerle yüzleştiler. Almanya ile Hitler ve Auschwitz kavramları birlikte kullanılıyordu. Özgür basın önemli bir faktördü. Sonra doğum kontrol hapının icadı geldi ve bu dar kafalı çirkin, küçük burjuvanın ahlak anlayışı nihayet çözüldü. 

>>>> Konrad Adenauer’ın ölümünden bir yıl sonra 68 hareketi başladı. Öğrenci hareketini nasıl buldunuz?

Öğrenciler gelip “Hiçbir şey olmamış gibi devam edemeyiz” dediklerinde çok mutlu olduk. Yalnızca sinirime dokunan bir şey vardı: Herkes onlar gibi düşünmeliydi, ben de, buna uymayanlar eleniyordu. Bazı 68liler düşünce bazında bir tür şiddet uyguluyordu.

>>>> 68’lilerden de sizin divana yatanlar oldu mu?

Evet, öğrenci liderleri analizi yaptım. Şimdi birini düşünüyorum da, o en yeteneklilerinden biriydi. Kendine soru sorma yeteneğine sahipti. Elbette onun da bahsettiğim o hoşgörüsüzlük dönemini oldu. Kim olduğunu söyleyemem ama sonra kamuoyunda çok tanınan, başarılı biri oldu zaten.

>>>> Willy Brandt, sizin savunduğunuz hatırlama ve yüzleşme çalışmasını kendine göre yaptı. Varşova’daki diz çöküşü, savunduğunuz anlamda bir yas tutma mıydı?

Evet, kesinlikle! Nasıl bir an, ne inanılmaz anlamlı bir jest! Willy Brandt, doğru anda, doğru yapmak gibi inanılmaz bir yeteneğe sahip bir tipti. İronik bir biçimde, Nazilerin vahşetine ortak olmamış, aksine yeraltından Nazilere karşı mücadele etmiş biri olarak, sorumluluk alan ilk Başbakan olduğunu gösterdi.

>>>> Almanya kuruluşunun 60. yılında kendini en ağır ekonomik krizin içinde buldu. Kriz karşısındaki korkuyla insanlar nasıl baş edebilir?  

İnsanlar genel olarak kriz karşısında yoğun bir biçimde düşünmeli. Nerede, neyi gözden kaçırdık? Şimdi de ‘yüzleşme’ ile karşı karşıyayız yani yine ‘Yas Tutma Yeteneksizliği’. Şeyleri görme konusunda çok tembeliz. Sadece kârla ilgilendik ve paranın nereden, nasıl geldiğiyle hiç ilgilenmedik. İnsanlara ödeyemeyecekleri kadar paralar düşünmeden borç olarak verildi.

>>>> Bir keresinde tipik erkek özelliğini formüle etmiştiniz. Orada şunlar sayılıyordu: Sertlik, istediğini yaptırma, duygusuzluk, risk severlik! Bu özellikler başarılı bir banka yöneticisine çok uyuyor. İçinde bulunduğumuz ekonomik kriz erkek mi?

Bunlar yalnızca geleneksel tipik erkek özellikleri olarak anlaşılmalı. Bunun doruk noktasını Hitler formüle etti: “Av köpeği gibi çevik, deri gibi yumuşak ve çelik gibi sert…”  Elbette tipik erkek anlayışının pozitif olduğuna dair bakış açımızı değiştirmeliyiz. Hümanizm karşısındaki hiçbir özellik iyi değildir. Erkekler, tarihte tipik kadın özellikleri denen özelliklere sahip olarak yaşamayı öğrenmeli.    

>>>> Hangi özelliklerden söz ediyorsunuz? 

Başkalarına zarar verdiğinde bunun farkına varması ve bununla yüzleşmesi. Her şeyden önce erkekler nihayet insan olduklarını kabul etmek zorunda. Bundan sonra, başkalarının da eşit olduğunu görürler. Empati de erkeklerin büyük kazanımı olurdu. Erkeklerin kadınlaşmaları, ortak varoluşumuzun ve ortak geleceğimizin koşulu. Kim güçsüze dikkat etmez, onlara yardım etmeyi düşünmez aksine onlara karşı mücadele ederse, kendisinin de devrileceği bir atmosferin oluşmasına çalışmış olur.

>>>> Geçen on yıllarda siz de bazı medya için ciddi tartışma konusuydunuz. Basın, yoğun RAF teröründen bahsederken; siz, “teröristler hangi nedenlerle bunu yapıyor, onlara bakalım” demiştiniz…
 
Elbette insan bu konuyla ilgilenmeliydi. O zaman Frankfurter Allgemeine gazetesi beni RAF sempatizanı olarak göstermişti. Tehdit mektupları aldım, gece gündüz tehdit edildim. Ne tür bir saçmalıktı. Başka şeyler de vardı o zamanlar.

>>>> Neydi onlar?

Bir TV’de 20 yıl önce ‘doğum oranlarının düşmesi’ konulu bir açık oturum vardı.  Yayında bana soruldu:”Alman neslinin yok olmaması için ne yapmalıyız?”. Önce şöyle ifade ettim: “Kesinlikle ülkedeki insanlar yok olmaz. Almanlar doğurmasa da dışarıdan göçle yeni insanlar geliyor ve tarihte nüfus göçü hep oldu” ve ekledim: “Velev ki, sizin söylediğiniz şeyler oldu ve Alman nesli gittikçe tükeniyor. Çok mu kötü bir şey olurdu bu?” Ondan sonra ne tokatlar yedim. Bild gazetesi de buna dayanarak şu başlığı atmıştı: Mitscherlich Alman neslinin tükenmesini istiyor!

>>>> Ülke sevginiz nasıl? Bugün Federal Cumhuriyet ailesine ait olduğumuz için gurur duymamıza bir neden var mı? 
 
‘Aptallık’ ve ‘gurur’ aynı ağaçta yetişir. ‘Gurur’ sözcüğünü ben gülünç buluyorum. Hangimizin gururlu olması için bir nedeni var ki? Şunu söylemek yeter: Uğraşıyoruz, çabalıyoruz. Düzgün bir devlet oluşturmak için uğraşıyoruz!  

>>> Bir keresinde Almanya’nın Hitler’den önce kültür ülkesi olduğunu ama Hitler’den sonra ‘Katiller Ülkesi’ haline geldiğini yazdınız. 60 yıl sonra Federal Almanya ne oldu?
 
Hiç değilse biz şimdi stabil bir demokrasiyiz. Benim çok sevindiğim bir durum bu. Almanya bugün enternasyonal hale geldiği için hoşgörülü.

İslam’da psikanaliz olmaz

Margarete Mitscherlich ile yapılan en son uzun konuşma Die Tageszeitung’un internet sitesinde 14.12.2010 tarihinde yayınlanan Jana Petersen ve Martin Reichert imzalı görüşme. Oldukça uzun görüşmenin konunun İslam’a geldiği bölümü aşağıdaki gibi.

>>>> İnsanlar çelişkilere iyi dayanamaz mı?

Her şeyden önce duygusal ilişkiler söz konusu olduğunda. Ama korkunun her zaman, olmaması gereken bir kararsızlıkla ilişkisi vardır. Örneğin insan sevgi dolu bir topluluğun içindeyse, evet, aile sevgi dolu bir topluluk olmalı, ancak belirli bir kısıtlılığı hissettirir, o zaman insan bir şeyler yaşamak zorunda. Çok basit söylemek gerekirse, insan o zaman örneğin savaş yapıyor. Düşmana karşı nihayetinde insan saldırganlık gösterebilir. Yakın ilişkiler içindeki insanların çoğu kendi çatışmalarını, dışarıda yürekten nefret edebilecekleri ve onun hakkında en kötü şeyi dileyebilecek bir düşmana sahip olarak çözüyor.  

>>>> Örneğin (Batıda) İslam…

Evet, açıkçası insanlar her zaman bir düşmana ihtiyaç duyar. Ama şunu söylemek zorundayım: Benim de ruhumu karıştıran şeyler var ve bu İslam’la aynı dünya görünüşünü paylaşmamı engelleyen şeyler ama bunları başka bir şeyle karıştırmamak lazım. İslam’da kadınlara karşı davranış benim hiç istemediğim şey.

>>>> İslam’da psikanaliz işler mi?

Bence, geleneksel İslam ve psikanaliz, ateş ve su gibi duruyor. Bildiğim kadarıyla, İslamcı birine şu ya da bu biçimde analizler yapabilirsiniz. Ama her şeyi sorguladığınız, her şeyin arkasındaki güdüleri incelediğiniz bir psikanaliz aydınlanma olmadan mümkün değil. 

>>>> Yani İslam ve psikanaliz birbirini dışlayan şeyler?

İnsan geleneksel İslam mantığı içinde inanıyor ve çocuklarını buna uygun yetiştiriyorsa, olmaz. Şimdi onların inancını sorgulama anlamına da gelmez bu. Ama ben de aydınlanma öncesine geri gidemem. Eşitlik düşüncesi öncesine de geri düşemem. Aydınlanma, başka şeylerin yanında insanın artık gerçekten bir çocuk gibi dindar olamayacağını da getirdi. Ama bütün Müslümanlar koyu dindar değil, MS 620’den daha fazla ilerlemiş başka modern insanlar da var İslam’da.

>>>> Siz aydınlanmayı övüyorsunuz ama insanlar bir şeylere inanmayı tercih ediyor gibi görünüyor?

Evet, din ihtiyacı her zaman geri gelen bir şey gibi görülüyor. Öyleyse onları öyle bırakmak gerekiyor. İnsan dindarsa, yukarıya ve aşağıya inanıyorsa, kendi bileceği iş! Aydınlanmaya hoşgörü de dâhil! Başka bir şey de, ister inanalım ister inanmayalım, hepimiz öleceğiz. İnsan öleceğini bilen tek canlı varlık. Ama din sadece bir fantezi çünkü kesinlikle kimse öldükten sonra ne olacağını bilmiyor.