Yüzü olmayan ülke
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

İstanbul’a rahatça tepeden bakabileceğim yüksek bir binanın damına çıktım. Kedi dostum İvam’ın bana kazandırdığı bir özellik, fırsat buldukça kendimi damlara atıyorum. Hem gökyüzünü rahatça görebilmek, hem de şehrin o her anlamda gürültülü akışından kurtulmak için.  Bu defa baktığım yer, halihazırda yıkılmakta olan Tarlabaşı’ydı. Yıkılmış duvarlar, sökülmüş kapılar, molozların içine gömülmüş bir tarihe bakmak neden haz verir acaba? Tarlabaşı’nın “yıkıntı pornosu”na dönüştüğünden bahsetmiş Begüm Özden Fırat “Bir+Bir” dergisindeki yazısında, açılan sergilere, fotoğrafçıların Tarlabaşı’nı fotoğraf stüdyosuna dönüştürmesine bakarak. Belki öyledir. Benim içinse bu yıkıntılarda, derin bir umutsuzluk var sadece. Öyle böyle bir umutsuzluk değil, derin, hatta çok derin bir umutsuzluk...

Antep’te patlayan bomba, pek çok kişinin içindeki umutsuzluğu görünür kılmamış mıydı? Kürt sorununun çözümsüzlüğü konusunda ulusalcılardan liberallere pek çok kişi hemen havlu atmış, ya karşı şiddet ve imha çağrısında bulunmuş ya da bu tür şiddet olaylarının, barış isteyenlerin elini zayıflattığından bahseden yazılar yazmışlardı. Kürt sorununun çözümüne dair umutlu sözler edenlerin bile, gerçekte daha en baştan, sorunun çözümüne dair umutsuz olduklarını bu vesileyle görmüş olduk. Aslında bu umutsuzluk hali, öylesine derin bir biçimde içimize işlemiş ki, belki de Kürt sorunundan evvel, bizim bir “umut sorunu”muz olduğunu kabul etmemiz gerek.

Shakespear’in ölümsüz eserlerinden “Macbeth”te Ross’un İskoçya için söylediği şeyi, Türkiye için rahatlıkla söyleyebiliriz: “Ey, bahtsız ülke; kendine bakmaya yüzü yok.” Kendine bakmaya yüzü olmayan bir ülke oluşumuzu, öldürülen gazeteci ve yazarlar listesine, ardı arkası kesilmeyen katliamlar tarihimize bakarak görebiliriz. Roboski Katliamı’na bile doğru düzgün bakabildi mi bu ülke insanı? Ross, sözlerinin devamında “Ancak hiçbir şeyden haberi olmayan biri gülümseyebilir ona” der ve şöyle devam eder: “Göğe erişen iç çekmelerin, inlemelerin, çığlıkların ardı arkası kesilmiyor, ama kimse dikkat etmiyor. Şiddetli bir acı, sanki oranın günlük üzüntüsü.”

Geleceği dönüştürmeye yönelik gerçekçi bir umudu taşımayanlar için her gün, ölüme yaklaşılan bir günden ibarettir sadece. Geçmiş ve gelecek, günümüz insanından uzaklaştıkça ve anlardan ibaret bir hayat sürmeye devam ettiğimiz sürece, içimizdeki umutsuzluk da daha bir kök salıyor derinlere. İnsanların daha çok dine yönelmesini de, UFO’lardan medet ummasını da, yoga yapmak ya da psişik mevzularla ilgilenmesini de bu derinleşen umutsuzluk haliyle açıklayabiliriz belki. Hatta genel anlamda halkın siyasete karşı duyduğu ilgisizliğin kaynağında bile bu umutsuzluğu görebiliriz. Aslında Tarlabaşı’ndaki yıkıntılara bakarken, yaşadığımız ruhsal yıkıntılara bakıyormuş gibi de hissediyorum bir yandan. Çünkü dünyada olan her şey, aynı zamanda bedenimizde ve dolayısıyla ruhumuzda da gerçekleşiyor. Bu yüzden Tarlabaşı yıkılırken sadece Tarlabaşı yıkılmıyor.

Tarlabaşı, aşkla ilgili şarkılara klip çekilirken kullanılan manzaralardan birisine de dönüşebilir yakında, belki de dönüşmüştür. Aşkla ilgili pek çok şiirin ya da şarkının hüzünlü olmasının aslında aşktan daha çok, bu içimize kök salmış umutsuzlukla bir ilgisi olduğu kesin.  Ünlü Sitüasyonistlerden Raoul Vaneigem, “Gençler İçin Hayat Bilgisi” adlı kitabında şöyle açıklar neden mutlu aşkın olmadığını: “Ve aşk çoğu kez, sıradanlığın içinde iflas eder ve sona erer. Hep tek bir şeye dönüşün korkusuyla yaralanmıştır aşk şarkıları: İster iki kişi ister on kişi olsun, eskisi gibi yapayalnız kalınacağına ilişkin o buz gibi korku.” Ve şöyle bir tespitte bulunur Vaneigem: “Âşıkların birbirlerini terk ettikleri şafak, devrimsiz devrimcilerin kurşuna dizildiği şafağa benzer. (…) Zevk, erkenden sona erer ve âşıklar kendilerini dünyada çırılçıplak bulurlar. Eylemleri aniden gülünçleşir ve anlamsızlaşır. Mutsuz bir dünyada aşka yer yoktur.”

Belki de Vaneigem yöntem olarak yanılıyordur. Bu mutsuz dünyayı henüz değiştiremiyor olsak da, değişeceğine dair inançla aşktaki umutsuzluğu yenebilir ve kendi içimizdeki boşluğa düşmekten kurtulabiliriz belki. Gerçek aşkı yaşamak için illa devrimi beklemek yerine, pek çok kişiye gülünç ve anlamsız gelen şeylere fazlasıyla değer vermeye devam ederek, bu dünyanın mutsuzluğuna direnmek gerekmez mi? Devrimciler kurşuna dizilirken belki devrimsizdiler ama geleceği görmelerini sağlayacak hayallere sahiptiler. Tarlabaşı’ndaki yıkıntılar, hayal kuramayanların da bir gün böyle yıkılacağını anlatıyor. Yıkım devam ediyor, kurtarılmayı bekleyen hayallerin üzerinde…