Yüzü olmayanın gözleri
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

1980’den bu yana tek bir günü yaşıyoruz: 12 Eylül. 12 Eylül’ün tüm kurum ve kuruluşlarıyla, en önemlisi siyasi bilinciyle hâlâ yaşamaya devam ediyor oluşu, yüzü olmayan bir ülke olmaya mahkûm ediyor bizi. Benim asıl merak ettiğim şey, toplumca en ağır şekliyle yaşadığımız bu işkence ve baskı dönemini nasıl içimize sindirebildiğimiz? 12 Eylül mağduru pek çok kişinin, 12 Eylül’ün siyasi bilincini içselleştirmiş olması ise, yaşanılan toplumsal travmanın kolay kolay atlatılamayacağını gösteriyor. Kim bilir daha kaç 12 Eylül geçecek, 13 Eylül’e ulaşabilmemiz için.

12 Eylül, bu ülkeye, bu topluma yapılmış en büyük kötülüklerden biriydi. Paul Ricoeur, “kötülük gelişerek saldırır” der, kendisiyle yapılan bir söyleşide. 12 Eylül de, tıpkı Ricoeur’ün dediği gibi, çok sayıda evreden geçip gelişerek saldırdı bu ülkenin iyicil, özgürlükçü güçlerine. Topluma dayattığı kısıtlı ve göstermelik demokrasinin totalitarizmi hazırlamaktan başka bir şeye yaramadığını, bugünkü hükümetin ürettiği siyasete ve yaptıklarına bakarak görebiliriz. Siyaset tarihimizin belki de en ironik olan şeyidir, 12 Eylül demokrasisi ürünü olan bir siyasi partinin, meydanlarda 12 Eylül’le hesaplaşılacağının propagandasını yapmış olması.

YKY’den çıkan ve Mehmet Rifat’ın çevirdiği “Eleştiri ve İnanç” adlı kitapta yer alan söyleşisinde Paul Ricoeur’ün tespitlerinden birisi de, Almanya örneğinden yola çıkarak yirmili yılların demokrasisinin II. Wilhelm Almanyası’ndaki otoriter geleneğe özgü hiyerarşik yapıları yok ederek totalitarizme direnmenin bütün etkilerini ortadan kaldırdığını iddia ediyor olmasıydı. Bugünkü hükümet de, totalitarizmin önünde engel olabilecek hiyerarşik yapıları demokratikleşme bahanesiyle etkisizleştirdi. Medyadan yargıya, elindeki tüm araçları kullanarak her yerden büyük bir kuşatma altına aldı muhalif çevreleri ve tüm bu olumsuzluklar yaşanırken demokratik bir ortamda yaşandığına dair bir yanılsama yaratmak için, darbe davaları, Kürt Açılımı, 12 Eylül’ün yargılanması gibi çeşitli siyasi manevralara da başvurdu. Ahmet Şık gibi bir gazetecinin henüz yayımlanmamış kitabı yüzünden aylarca hapsedilmesi, darbecilerin işbirlikçisi olarak topluma sunulması, yaşanan sürecin nasıl bir akıldışılığa varabileceğinin önemli bir işaretiydi. Bir taraftan sansür davaları sürer, sansürü ağırlaştıran yasa tasarıları hazırlanırken, bir taraftan da Başbakan’ın çıkıp sansüre karşı olduğunu, sadece edebiyatta değil genel olarak ifade özgürlüğünde standartların yükseltildiğinden bahsettiğine tanık olduk. Türkiye hiçbir zaman bu hükümetin dönemindeki kadar böylesine manipüle edilmemiş, böylesine karmaşık ve tehlikeli bir biçimde örgütlü yalanlarla hakikat lincine tanık olmamıştı.    

Paul Ricoeur, aynı söyleşisinde, demokrasinin içinde taşıdığı en büyük tehlikenin, yurttaşı genel iradenin karşısında yalnız bırakacak koşullara karşı dirençsizliği olduğunu söylüyordu. Yurttaşı, genel iradeden koruyacak hiçbir ara kuruluş kalmazsa, totalitarizmin yığınlaştırma eyleminin kaçınılmaz bir hal alabileceği uyarısını yapıyordu Nazi Almanyası örneğini işaret ederek. Otoriter geleneğe özgü o hiyerarşik yapıların elbette savunucusu olunamaz. Ama “12 Eylül Demokrasi”si, tam da Ricoeur’ün yaptığı uyarıya fazlasıyla uygun zayıf bir demokrasi örneği olarak, bu tehlikenin canlı bir örneği haline gelmiş durumda. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak deyimi, yaşadığımız sürece çok uygun düşüyor. Bazı sosyalistlerin, bu süreci Kemalizmle hesaplaşma fırsatı olarak görüp, neredeyse koşulsuz desteklemesi, ciddi anlamda bilinç kayması yaşadıklarını gösteriyor. Yağmurdan kaçıyorduk ama şimdi dolu başladı ve yağan dolunun taneleri gittikçe büyüyor. Kemalizm tasfiye edilirken, var olan boşluğun özgürlükçü yapılarla değil de totalitarizmle dolduruluyor oluşunun sonuçları gerçekten ağır olabilir. Eskinin otoriter yapılarına karşı gösterilen direncin daha fazlasını totalitarizme karşı göstermekten başka bir yol yok.

Bu sürecin böylesine akıldışı bir biçimde yaşanıyor olmasının nedenini anlamak için,  toplumun “12 Eylül Kötülüğü”nü nasıl içine sindirebildiğine bakmak gerekiyor. Gerçekten o “büyük kötülüğü” içimize sindirebildik mi? Yeryüzünde, bir balon gibi şiştikçe şişen ve tıpkı bir balon gibi patlayıp totalitarizmin zehirli gazıyla insanları boğacak bu kötülüğü sindirebilecek bir toplum bulunduğunu zannetmiyorum. Bütün mesele, elimizin kolumuzun sımsıkı bağlanmış olması. Hem de öyle sıkı bağlanmış ki, artık elimizin kolumuzun olduğunu unutmuş, derin bir umutsuzluk ve çaresizlik içinde bir kurtarıcı bekler hale getirilmişiz. Oysa, elimiz kolumuz yerinde. Sadece onları nasıl hareket ettireceğimizi bilmiyoruz. İçine hapsedildiğimiz o derin umutsuzluk, adalet arzusunu hissetmemizi engellediği sürece de, 12 Eylül’ün o zehirli gazla dolu balonu, patlayacağı güne kadar şişmeye devam edecek.

Bugün 12 Eylül... Dün de 12 Eylül’dü, ondan önceki gün de... Türkiye’nin en uzun ve karanlık gününü sona erdirip gerçek anlamıyla 13 Eylül’e ulaşamadan, ne denizi deniz, ne gökyüzünü gökyüzü gibi göreceğiz... Yüzümüz yok ki, gözlerimiz olsun...