Anasayfa KÜLTÜR SANAT ‘Yüzüncü sayı düşümdü’

‘Yüzüncü sayı düşümdü’

Abdülkadir Budak, derginin sadece ürün yayımlamadığını belirterek, “edebiyatın, hatta edebiyat dünyasının işleyişini tanzim de eder; müdahale doğasında vardır,” diyor

Kadir İncesu

Abdülkadir Budak şiirimizin önemli isimlerinden… Şairliği kadar bir süredir dergiciliği ile de bilinir, tanınır oldu. Bugüne kadar arkadaşlarıyla birlikte Ozanca, Hâkimiyet Sanat ve Şiir Odası adlı dergileri çıkaran Budak’ın son tutkusu ise ilk sayısı Eylül 2007’de yayınlanan Sincan İstasyonu… Budak ile 100. sayısı yayınlanan Sincan İstasyonu üzerine söyleştik.

Sincan İstasyonu… 12. yıla girerken yüzüncü sayı, neler söylemek istersiniz?

Bu, benim içinde ya da başında bulunduğum dördüncü dergim. En uzun ömürlü olanı. Yakınımdakiler tanıktır; daha ilk sayı çıktığında hedefi belirlemiştim: En az 100 sayı… Üstelik, nasıl karşılanacak, yazar ve okur ilgisini ne derece hak edecek; mali yanı nasıl halledilecek, bu sorulara yanıt aramadan, bunları hesaplamadan yola ilk adımı atıverdim. Aylık olarak yayımlamaya başladığım dergimi bir süre sonra iki ayda bir çıkarmaya karar verdim. Böylesi daha iyi oldu; bana dinlenme, kendisine de demlenme şansı tanınmış oldu. Övünerek belirtmeliyim ki, bu 100 sayı içinde, bir kez olsun bir gün bile gecikmeden çıkmayı başardık. İstikrar, süreli yayın için daha bir önem taşır. Okurun güvenini kazanmak durumundasınız. Dergiyi bulup edinemeyen okur aboneliğini yenilemekten çekinmeyecek, aidiyet duygusunu burada yaşamak isteyen şairler, yazarlar bu anlamdaki adreslerinden emin olacaklar. Edebi değeri yüksek olan, yayın ilkemize, kimi etik değerlerimize aykırı düşmeyen herkese, onların ürünlerine açığız da, çekirdek kadro oluşturmayı başardık ve bu sürüyor.

Sincan İstasyonu’nun çıkarma nedeniniz neydi? Bir dergiyi hazırlamak, bastırmak, dağıtmak ve sürdürmek hiç de kolay değil…

Edebiyat dergileri iki ihtiyaçtan birine karşılık gelerek doğarlar. Gençseniz, adınızı duyurmak, yazdıklarınızı hemencecik yayımlayabilmek, kendinizi edebiyat dünyasına bir an önce kabul ettirebilmek için dergi çıkarma gereğini duyarsınız. Bencileyin, belli bir yaşa gelmiş, bu alanda bir yol alabilmiş olmakla birlikte dergicilik yanınız depreşmiştir. Yayınlama sıkıntısını çoktan aşmışsınızdır ama edebiyat dünyasına daha bir dahil olmak, kendinizi zinde tutmak, edebiyata, şiire henüz başlamış gençlerle bu platformda buluşma şansını elde edebilmek için de dergi çıkarırsınız. İlk dergim olan Ozanca’yı (ki adı Dağlarca olacaktı, olamadı) iki arkadaşımla birlikte çıkarmaya başladığımda 24 yaşındaydım; Sincan İstasyonu’nun “dalya” dedirten sayısını yayımladığımda 67’ye ayak bastım. Abartmıyorum; neredeyse aynı heyecan, aynı paylaşma ve birileriyle birlikte aylık ya da iki aylık yapıtlara imza atabilme arzusu…

Şu da var: Öteden beri kafamda, bir ilçenin adını taşımakla birlikte merkezde yer alacak bir dergi çıkarma fikri vardı.  Çocukluğunu, ilk gençliğini burada yaşamış, “Sincan’da Bir Sokağın Balkondan Görünüşü”, “Sincan’da Şair Olmak” ve “Sincan’da Ölmek” başlıklı şiirler, yazılar yazmış, yayımlamış birine bu adla bir dergi çıkarmak yakışmaz mıydı? Tren ve istasyon kelimeleri şiire dair kelimelerin başında gelir de, bu adla bir dergi çıkarmak, henüz 11 yaşında babasız kalmış, çok çocukla dul kalan anneye maddi katkıda bulunmak için okul çıkışlarında, elinde su testisi ya da kolunda simit sepetiyle Sincan istasyonundan banliyö trenine binen, son durak Kayaş’a kadar gidip geri gelen çocukluğa bir gönderme olamaz mıydı? Derginin adı yaşanılan bir döneme, bir hayata karşılık geliyordu. Çok da sevildi.

“Bir dergiyi hazırlamak, bastırmak, dağıtmak ve sürdürmek hiç de kolay değil…” diyorsunuz ya, zorluklarından değil keyifli yanlarından bahsetmeliyim. Nedeni şu: Kimse dergi çıkarmam için beni zorlamadı; şu yaşta bu işi kendim seçtim. Çoktan rayına oturdu da, başlarda İstanbul dağıtımını yapabilmek için iki çanta dolusu dergiyle yollara düşüyordum. Ankara’nın, dergimin adını taşıyan ilçesinden trene biniyor, İstanbul’da buluyordum kendimi. Kadıköy, Beyoğlu, Beşiktaş, bazen de Bakırköy olmak üzere oralardaki kimi kitapçılara yeni sayıyı bırakıyor, öncekinin iadesini alıyordum. Ankara’da yaşayan biri olarak, bu vesileyle şöyle bir İstanbul yapmak, vapurunda simit eşliğinde çay içmek, martılarına el sallamak, gitmişken birkaç şair arkadaşımı görmek bana çok iyi geliyordu. Bu iş posta yoluyla rayına girdiği için seyrelttim. Üç-dört ayda bir, dergi dağıtmak için değil de, o güzel alışkanlığı sürdürmek adına yapıyorum bunu. Şair dostlarımın dışında Niyazi Karabey var orada, Ferit Sürmeli var, Bülent Dereci, Ahmet Şahin, daha başkaları. Bu derginin bana kazandırdığı yeni dostlarım…

Aradan geçen bunca zamanda Sincan İstasyonu ile düşüncelerinizi gerçekleştirebildiniz mi?

İlk sayımızın başyazısında “Boşluğa Müdahale” edileceği vurgulanıyordu. Dergi sadece ürün yayımlamaz, edebiyatın, hatta edebiyat dünyasının işleyişini tanzim de eder; müdahale doğasında vardır, kimi itirazlar; edebiyatımızın/şiirimizin daha ileriye gidebilmesi için, önerileri, öngörüleri… Başta da söylediğim gibi, bunlardan önce bir şahsi düşüm vardı; onu gerçekleştirdim: 100 sayı… Derginin başyazılarını bazen imzalı, bazen imzasız olarak ben kaleme alıyordum. Bunların toplamından Şiirin Rayları (Yazılı Kâğıt Yayınlar 2012) adını taşıyan bir kitap çıktı. O yazıları dergiden ya da bütün halinde kitaptan okumuş olanlar, Sincan İstasyonu’nu işlevsel bir yayın organı olabildiğini görmüş olacaklardır. İşlediğimiz kimi konu başlıklarını buraya aktarırsam, meramımıza bu anlamda da ermiş olduğumuz anlaşılacaktır:

“Şiirini camii avlusuna bırakan şair”,  “Yalın şiiri savunmak” “Şiirin son kullanma tarihi”, “Genç şairin yazısı”, Şiir okuyan milletvekilleri parmak kaldırsın”, “Aydın şair” sıfatı tarihe mi karışıyor?”, “Şairin ikilemi”, “Şiirimizde Milenyum Kuşağı”, “Şiirin direnişi”, “Kavgasız edebiyat”, “Şairler, şiir jürilerinden çekilmeli mi?”,  “Şiirin ağzı bozuldu”,  “Sen kime yazıyorsun?”, “Yaş haddinden emekli edilmeli şairler”  “Ustaların kötü şiir yayımlama hakkı var mıdır?”, “Anlamdan korkmak”, “Yenilik tutuculuğu”,  “Putları yıkmak değil de…”  “Böyle bir dünyada şiir ne işe yarar?”,  “Şiirimiz depresyonda mı?” “Şiirde yan sanayi”, “Dergi editörü “yol gösterici mi, yer gösterici mi?”,   “Şairin kendini “yeniden icat etmesi”, “Kötümser Türk şiiri”, “Dünyada ve Türkiye’de şiirin durumu”, “Şiirde “usta-çırak” ilişkisi var mı?”, “Şiir Değerlendirme Merkezi”…

Bunları tartışmaya açtığımıza bakılırsa, dergi işlevini yerine getirmiş sayılabilir. Dahası, daha sonraki sayılarda…

100. sayıda neler var?

Her zamanki formatı bozmadan “yarı özel” denilen bir sayı oldu. Başta, “Yüzüncü sayıyı gördüm ya…” başlıklı kısa bir yazım var. İlk sayıdan itibaren kimler yer almış bu dergide; eksiksiz isim listesi var. Dergiyle ilgili edebiyatçı ve okur görüşlerine yer vermekle kalmadık, 100. sayıyı kutlama çerçevesinde, ilki Ankara’da, ikincisi ise İstanbul’da gerçekleştirecek iki etkinliğin haberini de yaptık.  Bu söyleşiye dergi kapağını da ekleme şansınız olursa, 100. sayıda kimlerin yer aldığı da görülebilecektir.

Sanatçı ile yapıtını bir bütün olarak mı değerlendirmek gerekir?

Yaşarken değerlendirmeyi ilke edinen, kapağına sadece yaşayan edebiyatçıların fotoğraflarını koyan bir dergi olarak, “bana ne şairin, yazarın ne yaptığından, kim olduğundan; ben yazdığına, edebi değerine bakarım” anlayışı bize pek uymuyor. “Faşisttir ama iyi şairdir” diyenlerden olmadık, hiçbir zaman da olmayacağız. Örneğin, Sivas kıyımını meşru gören şair ağzıyla kuş tutsa Sincan İstasyonu’nun yüz metre yakınından bile geçemez. Birilerinin üstadı, öncüsü, baş tacı olabilir de,  biz,  “bir kerpiç daha düştü gönlümün sarayından” diyenlerin safında yer almış oluruz. Şiirin, edebiyatın bir kişilik sanatı olduğuna inandığımız içindir ki, yazar ile yapıtını etle tırnak gibi görme eğilimindeyiz. Bunu çağı geçmiş, tedavülden kalkmış bir şey olarak görenler çoğunlukta ne yazık ki. Ama biz elimizden geldiğince, bilgimizin sınırları içinde yer vereceğimiz yazara, şaire bu açıdan da bakmaya çalışan bir dergiyiz. Yazdıkları ile yaptıkları arasında ille de paralellik olsun demiyoruz da, neredeyse taban tabana zıt olana gönlümüz el vermiyor. Yer vermiyoruz böylelerine.  

Dergicilik yanında şiir yayıncılığı da yapıyorsunuz…

Evet, Yazılı Kâğıt Yayınları adıyla bugüne kadar şiir ya da şiir üstüne yazılardan oluşan 43 kitap yayımladık. Israrlara daha fazla direnemeyince yakınlarda bir öykü bir de roman basarak bu alana da dahil olmak durumunda kaldık. Edebiyat bir bütündür, sadece belli parçalarına bakmayın, ötekileri de görün ve değerlendirin diyenler baskın çıkmış oldu. Yayınevi, dergi serüveni içinde yer alıyor. Birlikte yürüyecek, zamanı geldiğinde birlikte sonlanacaktır.

BİRGÜN TV'Yİ YOUTUBE'DA TAKİP EDİN

10,653AbonelerABONE OL
- Reklam -

SON HABERLER

Demirtaş’ın avukatından ‘salı günü bırakılabilir’ iddiası üzerine açıklama

HDP eski Eş genel Başkanı Selahattin Demirtaş'ın tahliye edileceği iddialarına avukatından açıklama...

Uzman çavuş ve eşi, evlerinde ölü bulundu

Maraş'ın Ekinözü ilçesinde Uzman Çavuş Yasin Delibaşı (25) ve eşi Münevver Delibaşı,...

Juventus’ta Sarri dönemi

İtalya Birinci Futbol Ligi'nde (Serie A) son 8 yılın şampiyonu Juventus, teknik direktörlüğe Maurizio...

‘Hard kapitalizm’ sosyal medyayı kasıp kavurdu

Yol TV'nin yaptığı sokak röportajında, bir yurttaşın "Devletsiz millet olmaz milletsiz devlet olmaz" sözüne...

Bahçeli mehter marşıyla geldi, sessiz sedasız döndü

İstanbul'da 23 Haziran'da gerçekleşecek seçim için dün İstanbul'a mehter marşı eşliğinde gelen...

ÖSYM Başkanından YKS açıklaması

Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) Başkanı Prof. Dr. Halis Aygün, üniversite...

Trump, New York Times’ı vatan hainliğiyle suçladı

ABD’nin Rusya’daki elektrik şebekeleri ve diğer hedeflere yönelik siber operasyonları arttırdığına dair...

Sosyal medyada #SizYaptınız fırtınası

Yaklaşan İBB seçimleri öncesi gözler Ekrem İmamoğlu ve Binali Yıldırım arasında gerçekleşecek...

Havayı en çok Çin kirletti

BP 2019 Dünya Enerji İstatistik Görünümü Raporu'ndan derlediği bilgilere göre, zararlı emisyonların...

Mahalleli, enerji santralinin dumanları yüzünden maskeyle geziyor

Kayseri'de, kent merkezine 17 kilometre uzaklıktaki Bağpınar Mahallesi'nin sakinleri, biyokütle enerji santralinden...

Sonraki haber