Zamanı ters akıtmak
L. DOĞAN TILIÇ L. DOĞAN TILIÇ

Geçen gün bir yabancı gazeteci arkadaşın söyledikleri kafama takıldı. Doğu’dan ve Batı’dan pek çok ülkeyi yakından tanıyan meslektaş, birkaç yıldır yaşadığı Türkiye deneyiminden burada zamanın tersten aktığı sonucunu çıkarmış!

O ne demek?” diye sorduğumda şöyle açıkladı: “Başkanlık konusunu alalım. Önce fiilen başkanlık sistemine geçildi. Meclis’te tartışma, referanduma gidiş daha sonra. Zaman doğru aksaydı, önce referanduma gidilir sonra başkanlık sistemine geçilirdi.”

Bizim zamanı tersten akıttığımıza o kadar ikna olmuş ki, peş peşe bir sürü örnek sıralıyor:

El Bab haberlerine bak! Önce en üst düzey yöneticiler girildiğini, alındığını, operasyonun bittiğini açıklıyor. Öyle manşetler atılıyor. Sonra tekrar tekrar giriliyor, alınıyor. Zamanın tersten akması bu; alınmadan alındığı söyleniyor, sonra alınıyor, alınacak!

Hak vermemek elde değil.

Genelkurmay Başkanı, ki en yetkili ağız, 10 gün kadar önce müjdeyi verdi: “Gözümüz aydın, El Bab operasyonu bitti.

Ondan önce, yine epey yetkili bir isim, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, TSK ve ÖSO unsurlarının “Şehrin içinde” olduklarını açıkladı ve gazeteler ona dayanarak “El Bab’ın merkezine girildi” manşetleri attı.

Dünkü El Bab manşetlerini biliyorsunuz; Savunma Bakanı Işık, “İlçe merkezine girildi” dedi. “Tamamına yakını kontrol altına alındı” dedi.

Tam da bunlar söylenirken, yeni bir bombalı saldırı “El Bab yakınında” dün sabah ve 50’ye yakın ölü!

Umarım bu son girişimiz olur El Bab merkezine ve daha fazla can kaybı olmadan, zamanı daha fazla tersten akıtmadan, “gözümüz aydın” olur ve “operasyon biter”!

Operasyon, operasyonlar biter, Suriye’ye barış gelir ve ne Türkiye daha derinlere gider ne de daha fazla ölüm ve daha fazla mülteci olur!

Biz bir yandan operasyonlarda fiilen ölürken, bir yandan da misafir etmekle öğündüğümüz Suriyelilerin sayısı arttıkça, “misafir”likleri uzadıkça “insanlığımız” da ölüyor.

Geçen gün, İzmir’de bir patronun işe geç kalan Suriyeli işçisini dövdükten sonra fotoğrafını çekip sosyal medyada paylaşmasına tanıklık ettik. Kim bilir kaç kuruşa çalıştırdığı Suriyeli işçisinin karnına basarken çekilmiş fotoğrafını “Türk’ün Suriyeliye intikamı” diye “gururla” paylaşıyordu.

İşçisini önce dövüp sonra aşağılayan patronun, bu fiilinin karşılığında bir yaptırımla karşılaşıp karşılaşmadığını bilmiyoruz. Ancak, o fotoğrafın “insanlığın ölümü” olduğunu söyleyebiliriz.

Bir ara, “Bizim askerlerimiz Suriye’de onlar için ölürken, onlar burada yiyip içip geziyorlar” denilerek Suriyeliler askere alınsın kampanyası vardı.

Sokağa kolaylıkla hakim olacak, ancak demokratlık ölçütleriyle bağdaşmayan bu söylem, CHP’nin dış politikadan sorumlu genel başkan yardımcısı tarafından da kullanılmış, Öztürk Yılmaz da; “Bizim Mehmetimiz El Bab’da, Suriye’de şehit oluyor. Ama Türkiye’ye gelen Suriyeli erkeklerin yaş aralığına baktığımızda, 15 ila 44 arasında 819 bin 350 askere alınabilecek erkek, Türkiye’de kafelerde, publarda Türk kızlarıyla geziyor” demişti.

Zamanın tersten akması geriye sarılabilmesi anlamına gelmiyor. Biraz düşünülse söylenmeyecek ve insanlığın ölümüne delalet eden bu tür cümleler gerçeği de tersyüz ederek söylendiği yerde kalıyor.

Gerçek; Suriyeli gençlerin kafelerde Türk kızlarıyla gezmesi değil. Merdiven altı atölyelerde, enformel sektörde, emekleri sömürülerek, dövülüp karınlarına basılarak Suriyelilerin çalıştırılmasında gerçek. Gerçek; Suriyeli kadınların ikinci, üçüncü eş olmasında Türkiyeli erkeklere… Satılmalarında çocuk yaştaki Suriyeli kızların…

3 milyon Suriyeli… Yarısı kadın… Yarısına yakını 45 ile 18 yaş arasında. Çoğu İstanbul’da, Urfa’da yaşıyor. Dövülüp karınlarına basıldığında, dedesi yaşındaki adamlara satıldıklarında haber oluyorlar bazen. Henüz kafede Türk kızıyla yakalandığı için haber olan Suriyeli yok.

Zamanı tersten akıtan bizler, ne yazık ki geriye saramıyoruz. Onu da yapabilseydik eğer; öyle çok şey olurdu ki söylememiş, yapmamış olmayı isteyeceğimiz!