ZAMANSIZ DÜŞÜNCELER: tepenin ardı üzerine…
ZAHİT ATAM ZAHİT ATAM
Yıl 1996, yani 16 yıl önce, mevsim kış, boğaziçindeyiz, güney kampus, akşam saat 8 civarı, meydandayız, tek tük geçenler var, ama kimse yok ortalıkta...

Yıl 1996, yani 16 yıl önce, mevsim kış, boğaziçindeyiz, güney kampus, akşam saat 8 civarı, meydandayız, tek tük geçenler var, ama kimse yok ortalıkta, üşüyoruz, ayaktayız ve Emin Alper bana Konya’yı anlatıyor, Konyalıydı zaten.

Muhabbet ilerliyor, artık yalnızca Konya değil anlattığı, bir film hikâyesi anlatmaya başlıyor, işte o hikâye tepenin ardının hikâyesi. Konuyu anlatıyor ve bağlıyor, “nefret ediyorum onlardan”. Gülümsüyorum ve ona karakterlerini sevmenin ne kadar elzem olduğunu anlatıyorum, hatta verdiğim örneği de hatırlıyorum…

Anna Karenina Tolstoy’un romanı, çıkış noktası karısı, karısı derin bir travmadan sonra kendine gelmek için müzik dersleri alıyor, daha sonra ise travmanın da etkisiyle hocasıyla yakınlaşıyor, sonra Tolstoy devreye giriyor, karısıyla konuşuyor, müzik hocasıyla görüşmesini yasaklıyor falan, elbette cinsellik silahına da başvuruyor, ama karısı ciddi bocalama içinde.

Neyse sonuçta Tolstoy’u seçiyor, ama o sırada yaşadıkları Tolstoy’da derin izler bırakıyor, romanını yazmaya karar veriyor, başlarda Anna’dan nefret ediyor, sonra romana başlayınca karakterin iç dünyasına girmeye başlıyor, işler tersine dönüyor ve bizzat karakteri nedeniyle Tolstoy kendini sorgulamaya başlıyor. Ardından karısının hikâyesinde gerçek ters yüz ediliyor, Anna kocasını terk ediyor, şu bu derken Tolstoy yarası kapanmanın verdiği güvenle karakterin ardından Avrupa turu şu bu derken, Anna’yı bir yıkıma sürüklüyor, bu da onu rahatlatmış olmalı. Ama gerçek şu aslında Tolstoy Anna’yı bir tür reddettiği kendi kılığındaki insanlarla, hayatın değiştirmese olacağı insan tipleriyle ilişkiye sokuyor, ama Anna’yı giderek tutkuyla seviyor. Ne kadar yıkıcı olursa olsun, karakterinin iç dünyasına girersen onları seversin, çünkü mikro analizde insan varlığı derin kederlerin ve kaderin karşısında güçsüzlüğünün ezik karakteridir, tanıdıkça seversiniz ve giderek o sizin rüyalarınıza girer, onun her an nerede olduğunu ve neyi niçin yaptığını bilir hale gelirsiniz. Gerçeğin böylesine ters yüz edilişi Goethe’de de vardır, Genç Werther’in Acıları romanında karakterine intihar ettirir, oysa bu karakter kendisidir, intiharı düşünmüş, sonra vazgeçmiş romanını yazarak kendisiyle barışabilmiştir.

Bunu anlatıyorum ve ekliyorum, ne kadar tuhaf biçare ve şiddet yüklü olsalar da onların içine girmeyi reddedersen elbette ki onları sevemezsin. Ama nefret de güçlü bir duygudur, sana verebileceği şey basittir, bir tür panoptikon yaratırsın, nefretin karakterlerini değil seni sürükler ve sen karakterlerini aslında anlayan ve yaşatan değil, onları gözleyen ve davranışlarına anlamlar yükleyerek onları yerden yere vurabilirsin. Söylevin güçlü de olabilir, ama karakterlerin yaşamaz ki o zaman da büyük eser için yetmez bu. Çok basit aslında, hüküm verirsin ve diyalektiği yakalayamazsın, karakterin içindeki çelişkiyi yakalayamazsın, bu çok büyük bir paradokstur.

Sonra başladım ben hayattan dem vurmaya, bırak şimdi Konya’yı, şuraya bak, buradaki insanlara, şu ilişkilerimize bir bak, bizleri ne kadar tenzih edebilirsin onların biçare aldanışlarından, nasıl da ikiyüzlü ilişkilerin ortasındayız, bunu bilmemiş görmemiş olamazsın, bunca zamandır konuşuyoruz. Şu etrafındaki sürü ilişkilerine bir bak, hangileri kendileriyle yüzleşmeye aç ve hangileri kendinden kaçarken nice budalaca sığınaklarda insan ruhunu iğfal etmiyor ki?

Bu durdu bir an, irkildi, haklısın dedi, ama ben yine de nefret ediyorum ve onları anlatacağım.

Filmi seyrettim, aslında bütün film bir alegori üzerine kurulu: iki şey çok karakteristik, birisi karakterler kendi gerçeklikleriyle yüzleşmiyorlar, her birisi tanığı olduğu ve ya da bir parçası olduğu gerçekliğin öbürüne yansıyan suretiyle oynama derdinde, bir şeyleri saklıyorlar. İkinci olarak ise karakterler için gerçekliğin sakladıkları parçaları diğerlerinde daha büyük bir yanılsamaya dönüşüyor ve neredeyse kolektif bir biçimde yaratılmış bir yalan-düşmanla somutlanıyor.

Bu da tipik bir Brechtyen yabancılaştırma biçimi (bu aslında yadırgatma olarak daha doğru ama, ötekisi yerleşmiş kolektif dilde), söylem ancak seyircinin zihninde ve bütün olup bitenlerin ikiyüzlülüğü üzerine düşünürken yönetmenin söylemi berraklaşıyor, dolayısıyla sahnede değil durumda, biçimde değil anlamda yabancılaştırma çıkıyor ki zaten filmi değerli kılan da bu.