Zer: Kayıp şarkılar kayıp hayatlar
CÜNEYT CEBENOYAN CÜNEYT CEBENOYAN
Yönetmen Kazım Öz’ün yeni filmi Zer bir şarkı arama hikâyesi. Filmin kahramanı Jan’ın şarkının peşinde Türkiye’de dolaşmaya ve halkla temas etmeye başlamasıyla canlanıyor ve renkleniyor her şey

Son yıllarda Kürt coğrafyasında geçen filmlerde ortak bir temaya rastlanıyor: Bir sesin, bir şarkının peşinde giderken, toplumsal gerçeklerle karşılaşmak. “Ses uçar” sözünü tersine çevirmeye çalışan, sesi sabitlemek, kayda geçirmek isteyen bu yaklaşımın Kürtçe üzerindeki tarihsel baskılarla alâkası olmalı. Kürtlerin anadilinde eğitim almasının engellenmesinin, Kürt kültürünü sözlü bir kültür olmaya mahkûm ettiği söylenebilir. Sözü uçup gitmeden yakalamaya çalışmanın bir nedeni bu olmalı. Bir de tabii, daha büyük suçlar var. Dersim halkını yok etmeye yönelik 1938 katliamı gibi. Devletin tunç elinin Kürt/Zaza halkının tepesine nasıl indiğinin unutulmaması için, Dersim adı bir de Tunceli’ne çevrilmiş. Şehrin tarihi o katliamla başlatılmış, geçmiş silinmeye çalışılmış. ‘Zer’ o tarihin silinip gitmesine direnen filmlerden. Devletin tunç makası izin verdiği ölçüde tabii... Çünkü filmi, yönetmenin göstermek istediği bütünlüğüyle seyredemiyoruz, arada karanlık planlar var. Bu karanlık sahneler, sansür edilmiş sahneler.

Filmin giriş bölümü biraz zayıf
‘Zer’, ABD’de başlıyor. Filmin kahramanı Jan, babasından nefret eden bir müzisyen. Sevgilisi tarafından da terk edilmek üzere. Bu sırada Jan’ın babası, hasta annesini tedavi için Amerika’ya getiriyor. Anne ve baba çok meşgul ve sevgisiz insanlar oldukları için, babannesine eşlik etme görevini de Jan’a yüklüyorlar. Klişe bir biçimde isteksiz Jan’la babaannesi arasında bir yakınlık başlıyor. Jan, Kürt kökeni ve 1938 katliamı hakkında ilk kez babaannesi aracılığıyla bilgi sahibi oluyor. Babaannesi ölünce, Jan babaannesinin kendisine söylediği ‘Zer’ şarkısının peşine düşüyor. Filmin bu giriş bölümü zayıf ve yüzeysel. Jan’ın babası, sevgilisi, ve babaannesiyle ilişkilerinin tümü içi pek de doldurulmamış bir çerçeveden ibaret. Film, Jan’ın şarkının peşinde Türkiye’de dolaşmaya ve halkla temas etmeye başlamasıyla canlanıyor ve renkleniyor. Jan şarkıyı ararken, kendi köklerini buluyor. Ve muhtemelen aşkı da buluyor.

Yönetmenin Batılı-Doğulu karşıtlığı ısrarı niye?
Kazım Öz’ün son uzun metrajlı filmi ‘Fırtına’da (Bahoz) da Batılı yaşam biçimine ve Batılı kadına bir reddiye vardı. Filmin kahramanı memleketine dönüyor ve Batılı kadında değil, memleketinin kadınında aradığı aşkı buluyordu. ‘Fırtına’ ve ‘Zer’ bu açıdan aynı yapıya sahipler. Batıya, Batı’nın sunduğu ilişkilere va aşklara karşı Doğu’nun yani özel olarak Kürt coğrafyasının ve kadınlarının ilişkileri ve aşkı öneriliyor iki filmde de. Öz’ün neden bu karşıtlık üzerinde ısrar ettiğini pek anlamıyorum. Birisini reddetmeden diğeri değerli kılınamaz mı? Kürtler illa “öz”lerine mi dönmeliler? Batılı ile Doğulu arasında bir ittifak, ortak değerler doğrultusunda bir dayanışma kurulamaz mı? Bizi belirleyen etnik kimliklerimiz mi? Kürtü ezenle, Türkü ezen ve iki halkın da yoksullarının ölümüne neden olan aynı sermaye sınıfı ve onun devleti değil mi? Mesela Diyarbakır’da yapılan operasyonları protesto amacıyla bildiri yayınlayan ve bunun karşılığında işinden, özgürlüğünden, ülkesinden ve kimi zaman da hayatından olan Batılı akademisyenler, bu Batılı-Doğulu karşıtlığının kofluğunu göstermiyor mu? Kazım Öz’ün karşıtlığı Doğulu ile Batılı arasında, etnik kimlikte değil, sömüren ile sömürülen arasında bulduğu filmler çekmeye başlaması dileğiyle...
Bunun dışında şunu da eklemek gerek: 1938 katliamı hakkında ne kadar film yapılsa azdır.

***

Blue: İki kayıp deha ve kayıp şarkılar

zer-kayip-sarkilar-kayip-hayatlar-276832-1.

Bu haftanın konusu kayıplar. David Gray’in ‘Kayıp Şehir Z’si bir yanda, Türk filmleri de kayıp insanlar ve kayıp şarkılardan söz ediyor. 1990’ların Türk rock müziği sahnesi pek de bildiğim bir dünya değil. ‘Blue Blues Band’ adlı ‘cover’ topluluğunun iki üyesi Yavuz Çetin ve Kerim Çaplı’nun hikâyelerini anlatan ‘Blue’ bu dönem hakkında epey bir bilgi sunuyor. Filmde görüşlerine yer verilen Teoman, Aylin Aslım, Melis Danişmend ve Nejat İşler gibi isimler dönemin ruhunu içerden anlatıyorlar.

Ama tabii filmin asıl kahramanları Yavuz Çetin ile Kerim Çaplı. Yavuz Çetin görece daha bilinen bir isim. Yavuz Çetin Blue Blues Band’in ötesine geçmiş, solo albümler de yapmış bir müzisyen. Ona asıl tanınırlığını getiren de bu. Bir de tabii, acı bir şekilde, Boğaz Köprüsü’nden atlayarak hayatına son vermesi. Çetin, iyi bir şarkıcı ama bunun ötesinde ender yetişen gitaristlerden biri. Parçalanmış bir ailenin çocuğu olması, bipolar bozukluğu ve beklediği başarıya ulaşamaması Çetin’i depresyona sürükleyen nedenlerden.

Filmin daha az bilinen kahramanı Kerim Çaplı’nın hikâyesi daha da tuhaf. Çaplı Amerika’da büyüyor. Jimi Hendrix’in dikkatini çekecek kadar iyi bir davulcu oluyor. Monkees grubuyla çalışıyor. Sonra Türkiye’ye dönüyor. Çaplı da, Çetin gibi işlevsiz bir aileden geliyor.

Çaplı, adı gibi dünya çapında bir müzisyen. Her enstrümanı çalabildiği gibi, müthiş şarkı da söylüyor. Psikolojik sorunları aşılamayacak kadar büyük olmasa belki de Prince kadar başarılı olabilecek biri. Ama onla birlikte çalışmak o kadar zor ki... Film, Çaplı’nın bugüne kadar kayıp olan özgün bestelerinin kayıtlarını da dinletiyor. Çaplı, inanılmaz yetenekli biriymiş.

‘Blue’ bize hem bir dönemi hem de bu iki müthiş müzisyeni tanıtıyor ve arşiv materyalin azlığından sık sık aynı fotoğrafları önümüze sürse de sonuna kadar kendini ilgiyle izletiyor. Özellikle müzikseverlerin kaçırmamaması gereken hüzünlü, coşkulu, kısacası etkileyici bir belgesel. Yavuz ve Kerim iyi ki varmışlar, keşke daha az acılı bir hayatları olsaymış, keşke, keşke, keşke...

***

Kapan: Irkçılık türleri

zer-kayip-sarkilar-kayip-hayatlar-276833-1.

Son zamanlarda hakkında en çok şey duyduğumuz ve en merak ettiğimiz filmlerden biri ‘Kapan’ oldu. Orijinal adıyla ‘Get Out’ (‘Defol!’ ya da ‘Çık Dışarı’ diye çevrilebilir), Afrikalı Amerikalı deneyimini farklı biçimde konu alan filmler arasında ‘Moonlight’la birlikte en çok sivrilen film. Filmin özelliği, Siyah-Beyaz karşıtlığını belki ilk kez korku filmi türü içinde ele alması ve “liberal” Beyaz’ın örtük ırkçılığını göz önüne sürmesi olarak gösterildi.

‘Kapan’ gerçekten de çok iyi başlıyor. Siyah adam, Beyaz sevgilisinin ailesini ilk kez ziyarete gidecek. Chris (Daniel Kaluuya), sevgilisinin ailesinin Siyah bir sevgiliye tepki göstermesinden korkuyor. Rose (Allison Williams) ona korkmaması gerektiğini söylüyor. Ailesi son derece liberal ve kültürlü insanlardır vs...

İlk başta Rose’un ailesi gerçekten de liberal gibi görülüyorlar. Ama örtük bir ırkçılık hemen hemen her sözcükte kendisini göstermeye başlıyor. Bu, Siyah bedenini yücelterek, onu hayvaniliğine indirgeyen tür bir ırkçılık. Bir de evde çalışan, Siyah kadın hizmetçi ile erkek bahçıvan var. Bu ikisi son derece tuhaf davranıyorlar. Sanki, hipnotize edilmiş gibiler...

Filmin sırlarını açık etmeden devam etmek güç. Burada duralım. Film bu noktadan sonra saçmalaşıyor ve baştaki gücünü kaybediyor. Tabii, bunun aksini düşünen genç kuşak eleştirmenler de var. Filmin asıl sonradan açıldığını söyleyenlere hayretle kulak misafiri oldum.

‘Kapan’ın sorunu, ırkçılığı kendinden menkul bir olgu gibi ele alması. Irkçılık kendinde başlayıp, kendinde bitiyor sanki. Böyle olunca da film kötü Beyazlar, ezilen Siyahlar çerçevesinde sıkışıp kalıyor. ‘Zer’ için yazdıklarımı burada da tekrarlayabilirim. Mesele başka yerde; etnik ya da ırksal ayrımlarda değil. Bu ayrımları küçümsemiyorum ama orada takılıp kalmak o ayrımları ortadan kaldırmanın aksine o ayrımları mutlaklaştırır. Amerikalı Siyah oyuncu Samuel Jackson filmin Amerikalı yerine, ucuz Britanyalı Siyah oyuncu kullanmasını eleştirmiş. Görüldüğü üzere, bazen asıl sorun kendi ırkınızdan geliyor. Jackson milliyetçiliği ve oyuncular arasındaki sınıf farkını, ırk kardeşliğinin üzerine çıkararak asıl sorunun nerelerde olabileceğini en ucuz şekliyle gösteriyor.