Zombi gözüyle toplumsalın çöküşü
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY

Aşk ve Gurur ve Zombiler’i izlemeye başlarken büyük beklentilerim yoktu doğrusu, ama bu kadar saçma bir film de beklemiyordum! İzleyicinin midesini bulandıran tarzda değil de, 19. yüzyıl edebiyatının müstesna ailelerinden birine mensup nazenin Bennett Kızkardeşler’de hiç de inandırıcı durmayan şiddet sahneleri, bu sahneleri daha da çekilmez kılan kötü dövüş koreografileri -oyuncuların bu konuda yeterince çalıştırılmadığını sanıyorum. Keanu Reeves, Carrie-Anne Moss ve Lawrence Fishburn Matrix’in sırf dövüş sahneleri için Hong Kong’dan gelen bir ustayla aylarca çalışmışlardı. Sonuç ortada...- ya da beş genç kızın tuhaf bir postfeminizmle örülmüş aseksüel portreleriyle vs daha çok yüzde alaycı bir gülümseme yaratan türde bir saçmalık bu… Jane Austen’ın Pride and Prejudice’ına zombileri sokup kitabı yeniden yazan postmodernist romancı Seth Grahame-Smith’in sinemaya uyarlanan bir önceki çalışması Abraham Lincoln: Vampire Hunter/Vampir Avcısı Abraham Lincoln de (2012) kitaba ve ‘kan emici köle sahipleri’ metaforuna rağmen iyi bir film olamamıştı. Zombiler söz konusu olunca iş biraz daha zorlaşıyor tabii…

Özellikle son on yılın anlatı dünyasında zombiler toplumsal-tarihsel korku ve eşitsizliklerimiz için bereketli bir metafor kaynağı oldu. Yürüyen ölülerin metafor olarak kullanılması aslında yeni bir şey değil; Jamie Russell Book of the Dead adlı kitabında bunun 1929 ekonomik buhranının hemen ardından yapılan zombi filmleriyle başladığını söyler: “Prensleri yoksula, banka yöneticilerini evsize dönüştüren dengesiz bir ekonomide acı çekenlerin hissettiği o güçsüzlüğü dışa vuran zombiler borsanın çöküşüyle kesintisiz bir birliktelik içinde ortaya çıktı. Zombi, yani ölümden sonra bitmek bilmeyen bir çabanın cehennemî dünyasında köle olarak dirilen ölü işçi, döneminin mükemmel canavarıydı.” (Jamie Russell, Book of the Dead: The Complete History of Zombie Cinema, FAB Press, 2005, s.23)



1945’ten sonra zombiler biraz yavaşladı, kurbanlarının peşinden 100 metre koşucusu gibi koşabilen zombilerle tanıştığımız 28 Days Later/28 Gün Sonra ve Resident Evil’ın yapıldığı 2002’ye kadar B sınıfının dışına da pek çıkmadılar.

Son on yıl zombilerin altın çağı olmuştu ama bu dönem nihayet kapanıyor; filmler, TV dizileri, çizgi romanlar, korku edebiyatı derken baktığımız her yerde zombi görmekten öyle gına geldi ki, yürüyen ölüler üzerinden anlam yaratmak iyice zorlaştı. Bu arada bir zamanlar George Romero gibi ustaların tüketim toplumu eleştirisi için kullandığı zombiler, bugün toplumsallığı olumsuzlamak için kullanılıyor artık: Zombiler topluluk halinde yaşar ve genellikle öyle saldırır, kahramanlarsa genellikle tek başınadır. Birkaç kahramanın bir araya geldiği durumlarda bile zombiler belli ölçüde toplumsallığa, zombi katili kahramanlarsa bireyciliğe denk düşer. Kahramanlardan biri zombi tarafından ısırılırsa arkadaşları tarafından ölüme terk edilir, kimseyi arkada bırakmayan dayanışmacı kahramanların öyküleriyle yetişmiş biz izleyiciler de her halükârda bunu rahatlıkla onaylarız.

Peki bu zombilik halinin hiç reel karşılığı yok mu? Hem de fazlasıyla var ne yazık ki; insan yığınlarına, etrafınızdaki yüzde 50’lere bakınca en ilkel çıkarların peşinden koşan, toplum olmayı bir türlü başaramayan kitleleri net biçimde görebilirsiniz. Belki zombi anlatılarının gücünü yitirmesinde biraz da bu gündelik gerçeğin etkisi vardır; kendinizi zombilerle kuşatılmış hissederken niçin zombi filmi izlemek isteyesiniz ki?