12 Eylül İddianamesi
Adnan Bostancıoğlu Adnan Bostancıoğlu

Gündem yoğun ama geçen hafta söylediğimiz gibi, bugün Ahmet Kenan Evren (94) ve Ali Tahsin Şahinkaya (86) hakkında hazırlanan iddianameye göz atacağız.

İddianame üzerine yapılan değerlendirmelerden birinde, solun bugüne kadar 12 Eylül’le hesaplaşma meselesini hep yanlış bir zeminde yürüttüğü, sözkonusu iddianamenin bu hesaplaşmayı doğru bir zemine taşıdığı söyleniyor. Sol, 12 Eylül’ü teşhir ederken hep onun kaba şiddetini ve insafsızlığını öne çıkarmış ama 12 Eylül’ün “başka çare kalmadığı için yapıldığına” inanan halk bu argümana itibar etmemiş. Oysa bugün savcıların hazırladığı iddianame 12 Eylül öncesinde yaşanan olayların gerisinde esasen darbecilerin olduğunu ortaya koyuyormuş ve asıl ikna edici yol buymuş. Gelin görün ki, sol buna yanaşamazmış; yoksa “12 Eylül’den önceki ‘devrimci durum’un tümüyle bağımsız bir öznenin (devrimciler) iradesiyle şekillendirildiği kabulü ağır bir darbe alacak”mış. (Alper Görmüş, Taraf)

Nereden başlamalı?

Birincisi... Devrimcilerin 12 Eylül’ü teşhir ederken başlıca argümanı, bu darbenin esasen sermaye egemenliğini restore etmeyi amaçladığıdır. Yanı sıra, ABD’nin bölgesel hegemonya mücadelesinde Türkiye’nin daha etkin bir aktör konumuna taşınmasıdır. Kolayca ulaşılabilecek kaynaklar vardır. Sözgelimi, 30 yıllık bir yargılamanın ardından geçen hafta zamanaşımına uğrayarak düşen Devrimci Yol davasının savunması. Evet, 700 sayfayı aşan hacmiyle bir miktar yorabilir ama hakkında ileri-geri laf ettiğiniz insanların 12 Eylül karşısında (ve onların mahkemelerinde) ne dediklerine bir zahmet bakıverin.

* * *

“Doğru zeminde hesaplaşan” iddianameye geleceğiz ama şu “devrimci durumu tümüyle bağımsız bir özne olarak şekillendiren devrimciler”e değinelim. Bir kere bu iddia nereden kaynaklanıyor belli değil. Ha, çok zorlarsanız o dönemin şimdi artık ismi-cismi hatırlanmayan kimi sol dergilerinde ya da bugün nerelerde saf tuttukları aşikâr “proleter devrimci” yayınlarında bulabilirsiniz ama, solun ana gövdesini oluşturan hareketin böyle bir safdillikle siyaset yaptığını iddia edecek hiç bir dayanağınız olmayacaktır. Tek dayanağınız, 12 Eylül’ün ardından yaygınlaşan, devrimcilerin ham hayal peşinde koşan cahil hödükler olduğunu ima eden, itibarsızlaştırmaya dönük aşağılayıcı, alaycı söylemden öte gitmeyecektir.

Bırakın “devrimci durumu şekillendirme” iddiasını, sözünü ettiğiniz insanlar 12 Eylül mahkemelerinde faşizme karşı yeterince örgütlenemedikleri için ülkenin içinde bulunduğu felaketten kendilerini sorumlu tutuyorlardı.

* * *

İddianameye gelirsek...

İddianamenin bütün iddiası, 1 Mayıs 1977’den başlayarak 12 Eylül’e giden sürecin, amaçları darbe yapmak olan generallerin planlı kışkırtmalarından ibaret olduğu. Üstelik anlaşıldığı kadarıyla, bu generallerin iktidar koltuğuna oturmaktan başka bir gayeleri de yok. Neredeyse bütünüyle bir Süleyman Demirel tezi. Hatta yine Demirel’in -hakikatle uzak yakın alakası olmayan- meşhur “13 Eylül’de olaylar bıçak gibi kesildi” boş lafı da sık sık başvurulan “kanıtlar” arasında.

Üstelik cumhuriyet tarihinin en tartışmalı, en karmaşık dönemi, 3-5 kitap, bir DVD, bir kaç web linki kaynak gösterilerek izah edilmeye çalışılınca ortaya sığ bir kompozisyon ödevi çıkmış. Sözgelimi şu cümleye bakar mısınız: “Şu anda Rusya olarak dünyanın ve ortak aklın kabul ettiği liberal ekonomi ve özgürlükler anlayışını kabul ederek yeniden süper güç olma yolunda ilerlemektedir.” Neresini düzelteceksiniz?

Ya da... Fatsa konusundaki şu cümle: “Fatsa ilçesi, sokaklarında rahatça dolaşılamayan, resmi dairelerinde Türk bayrağı asılmayan, camilerinde namaz kılınamayan, okullarında mini mini öğrencilerine dahi sol yumruklar havada enternasyonal marşı söyletilen, devlet gücüne karşı, barikatlarla çevrilmiş, hiçbir adli ve devlet organı faaliyet gösteremeyen, bütün meselelerini 11 Halk-direniş komiteleri tarafından çözülmeye çalışılan, milliyetçi vatandaşların mallarının istimlak edilerek göçe zorlandığı, gitmeyenlerin acımasızca öldürüldüğü bir yer haline geldi.”

Bu bölümle ilgili kaynak da gösterilmiş: “KUZU, Ali, 12 Eylül İhtilali ve Onların Çocukları, Kariyer Kitabevi, İstanbul, 2010”

12 Eylül’ü yargılayan iddianameye Fatsa konusunda kaynak gösterilen “eser”in yazarının diğer kitaplarını merak ettim. Birkaçını sizlerle de paylaşayım isterseniz, neyle karşı karşıya olduğumuzun daha iyi anlaşılması için... “Masonların Defalarca Suikast Girişiminde Bulunduğu Atatürk'ü Kimler Öldürdü?”, “Davos Fatihi Son Efsane Recep Tayyip Erdoğan”, “MİT ve Bordo Bereliler El Ele / Safari Operasyonu”.

* * *

Çoğaltılabilecek örnekler var ama biz yine esasa dönelim.

Öncelikle belirtelim... Türkiye’de 12 Eylül öncesinde ordunun darbe hazırlığında olduğu biliniyordu. Ve bu darbenin zeminini hazırlamak için devletin özellikle faşist hareketi ve kontrgerillayı kullanarak provokasyonlara yöneldiği sır değildi. Bu noktada, söz konusu darbenin generallerin iktidar hırsının ötesinde hangi sınıf çıkarları ve uluslararası politik beklentilere hizmet etmek üzere tasarlandığına girmeyeceğim; mevzu uzar. Ama şunun altını çizmek şart: Bir yandan faşist saldırı ve katliamlar sürüyor, bir yandan darbe hazırlığı var. Öyleyse ne yapmalı? Darbecilerin oyununa gelmemek adına olup biteni bir köşeden sessizce izlemeli miydi devrimciler? Elbette öyle olmadı. Faşist saldırılara karşı bir yandan meşru bir savunmanın araçları yaratılmaya çalışılırken, diğer yandan darbecilerin elini güçlendirilecek provokatif bombalama, suikast ve benzeri, sol açısından hiç bir siyasi karşılığı olmayan eylemlerden uzak durulması konusunda uyarıcı bir tutum takınıldı.

* * *

Denilebilir ki, “Ee, sonunda darbe yine yapıldı!”

Evet yapıldı, ama bunun nedeni faşizme karşı örgütlenip direnme çabası değil, darbeyi önleyebilecek yegane güç olarak bu örgütlülüğün yeterli etkinliğe ulaştırılamamasıydı.

12 Eylül öncesi Türkiye’de yaşanan faşist katliamlar karşısında halkın direnme çabalarını, sözgelimi Kahramanmaraş’tan çıkardığı dersle Çorum’da teslim olmamasını, Fatsa’da özgürlükçü bir ortamda gelişen inisiyatifiyle insanların kendi kendini yönetme tecrübesini darbe oyununun bilinçsiz hamleleri olarak görmek; hayatı güçlü olanın dilediğince yazdığı ve herkese istediği rolü verdiği bir tiyatro gibi tarif etmekten farklı değildir.

Direnirsin ama bazen yenilirsin. Sessizce teslim olmaktan daha haysiyetlidir, daha iyidir.

Sonuç olarak 12 Eylül iddianamesi, 12 Eylül’e giden süreci, 12 Eylül’ü, daha önemlisi 12 Eylül’ün tesis ettiği kurumların bugün hangi formlar altında hâlâ varlığını nasıl sürdürdüğünü anlamamanın en “sağlam” metinlerinden biri olmuş.