12 Eylül'ün ekonomi politiği
Bülend Karpat Bülend Karpat
12 Eylül 1980 sadece bir askeri darbenin tarihi değil. Bir başka deyişle, söz konusu askeri darbe sadece siyasi amaçla gerçekleştirilmiş değil.
12 Eylül 1980 sadece bir askeri darbenin tarihi değil. Bir başka deyişle, söz konusu askeri darbe sadece siyasi amaçla gerçekleştirilmiş değil. Şimdiye kadar çok söylendi; ama yinelemekte yarar var: 12 Eylül'ün perde arkasında kalan ama gerçekte en güçlü gerekçesini oluşturan neden, 24 Ocak 1980 ekonomik dönüşüm kararlarının (veya ekonomik darbesinin) uygulanabilmesini sağlamaktı.

24 Ocak kararlarıyla gündeme gelen neo-liberal dönüşüm modeli gerek dış gerekse iç güçler açısından kritik bir öneme sahipti. Öyle olmasaydı, bugün çeyrek yüzyıl sonra, hala bu modelin başlangıç koşullarını ve o dönemden miras kalan sorunları tartışma durumunda kalmazdık.

1980'de uygulamaya konulan ekonomik programın ana yönelişi, Türkiye'yi, henüz bir sanayi toplumu aşamasını tamamlamadan, ileri sanayi ülkelerinin egemen olduğu dünya ekonomik sistemiyle zorunlu bir eklemlenmeye itmekti. Türkiye, 1980-88 döneminde dünyayla ticaret yoluyla bütünleşmeye, 1989 sonrasında ise finansal serbestleşme yoluyla bütünleşmeye zorlandı. Her ikisinin sonuçları da, yüksek toplumsal maliyetler ve büyük ekonomik tökezlemeler olarak ortaya çıktı.

1980 öncesinde esas olarak iç talebe dönük olarak çalışan ekonomik yapılanmanın yönünü 1980 sonrasında dışa döndürebilmek için başvurulan düzenek basitti: İç talebi sınırlamak, bunun için de, uygulamaya konulacak gelir yönetimi politikasıyla geniş kitlenin satın alma gücünü geriletmek. Ama bunun kısa sürede başarılabilmesi için toplumsal ve ekonomik (sendikalar ve benzeri) muhalefetin iktisat-dışı zor unsurlarıyla bastırılabilmesi gerekiyordu. İşte askeri yöntemler tam da burada gerekliydi.

Askeri darbenin rolü sadece geçici olarak grevleri yasaklamak, sendikacıları ve muhalefetin önemli-önemsiz tüm unsurlarını (dönem boyunca gözaltına alınanların sayısı 650 bini buldu) gözaltına almak ve tutuklamak, işkence, idam ve benzeri baskı araçlarını harekete geçirmek, siyasi partileri, sendikaları, dernekleri yasaklamak ve kapatmakla sınırlı kalmadı. Çalışma mevzuatını sıkı yönetim kanununun ilgili hükümlerine varana kadar yeniden düzenleyerek kalıcı bir "dikensiz" gül bahçesi oluşturmaya yöneldi. Hukuk düzeni değişikliği, Anayasanın yeniden yazımını içerecek denli kapsamlı tutuldu ve kalıcılaştırılmak istendi. Bugün dahi 12 Eylül hukukunun cenderesi tam olarak ortadan kalkmış değilse, en azından baskılama konusunda "başarı" sağlandığı görülür.

Dışa açılma politikasının 1980'lerde gelir dağılımını manu militari (askeri) yollarla bozarak iç talebi geriletme uygulaması, maliye ve para politikalarıyla ihracatın (sermayenin) özendirilmesiyle de desteklenmiştir. Devletin çekildiği alanlarda yüksek ticari kar marjlarıyla özel sermaye birikimi oluşumu da desteklenmiştir

Kuşkusuz araçlar amaca hizmet etmiştir: Dışa açılmanın yükü geçimini emeğiyle kazananların üzerine yıkılmış, iç sınıf dengeleri değişmiş, 1977'de çalışan sınıflar lehine en iyi tarihi noktaya gelen gelir dağılımı ilişkisi yeniden tanımlanmış, 1980'lerde ücretler ve tarımsal gelirler gerilerken kar ve rant gelirleri artmıştır. Neo-liberal modelin çeyrek yüzyıllık iktisadi sonuçları toplum açısından bir başarıya işaret etmiyor olsa da, bunun bazı dış güçler açısından istenen bir hedef olmadığını kim iddia edebilir ki? Türkiye'yi mali açıdan bağımlı, ekonomik bakımından istikrarsız, içinde bulunduğu coğrafyada söz sahibi olmaktan uzak, Batı'ya ekonomik bağımlılığı artmış ve böylece giderek dış politika tavizlerine zorlanan bir ülke konumuna getirmek isteyen güçler varsa, bunlar açısından ortada bir başarı tablosu yok mudur?

Şimdi bazıları şu plağı yeniden koymak isteyebilir: Başka alternatif (seçenek) var mıydı ki? Kuşkusuz vardı ve her zaman vardır; bugün de olduğu gibi. Türkiye 1978'de Dördüncü Beş Yıllık Kalkınma Planıyla bu seçeneği oluşturma çabasındaydı. Ancak bu yeni sanayileşme atılımının gerekleri için küçük bir mali destek vermeyi dahi reddeden IMF/DB çevreleri ve kuşkusuz arkasındaki büyük devletler, Türkiye'yi zorladıkları 24 Ocak-12 Eylül sürecinden sonra kesenin ağzını açmakta tereddüt etmediler. Gelişmiş dünyanın çıkarları doğrultusunda başlatılan neo-liberal dönüşüm süreci, henüz 1978'de yazılan Dünya Bankası raporunda tanımlanmıştı. Bu raporun hazırlayıcısı iki uzmandan biri, 2001'de bu defa Dünya Bankası Başkan Yardımcısı sıfatıyla, çöken sistemin "kurtarıcısı" olarak Türkiye'ye ithal edilecekti...

1980'lerde Türkiye'nin izlediği yoldan gitmek ve ekonomilerini küreselleşmeye savunmasız/korunmasız bir biçimde açmak yerine, öncelikle kendi sanayileşme süreçlerini tamamlamaya, bunun için devleti ve kurumsal düzenlemeleri etkili bir rolde tutmaya yönelen G. Kore, Çin, Hindistan gibi devletler bugün Asya'nın ve giderek dünyanın sayılı ekonomik güçleri arasına girdilerse, "başka seçenek var mı" çarpıtmalarını daha başından elimizin tersiyle itmek durumunda değil miyiz?

12 Eylül darbesini ABD başkanına duyururken "Bizim çocuklar kazandı" diyen zihniyet, Türkiye'nin çıkarlarını korumaya odaklanmış olabilir miydi?