3. Sanat Dünyamız Film Günleri’nde yemek, güç ve şiddet
Sanat Dünyamız Film Günleri’nin 3’üncüsü ‘Kim Kimi Yiyor’ temasıyla başladı. 26 Ocak’a kadar sürecek olan etkinliğin küratörü Engin Ertan “Sinema tarihinin en sert filmlerinin alışılageldik sofra adabını yerle bir ettiğini, yemek endüstrisinin ve mutfağın içerdiği şiddette görünmez olanı görünür kıldığını söyleyebiliriz” diyor.

Tuğçe ÇELİK
Yapı Kredi Kültür Sanat tarafından bu yıl üçüncüsü düzenlenen Sanat Dünyamız Film Günleri “Kim Kimi Yiyor?” temasıyla başladı. İstanbul Beyoğlu’ndaki Yapı Kredi Kültür Sanat’ta düzenlenen etkinlik, önceki yıllarda barınma krizi ve arşiv politikaları etrafında kurulan tematik sürekliliği sürdürürken; sinema gösterimlerinin yanı sıra performanslar, sergiler ve söyleşilerle yemeğin estetik, kültürel ve politik boyutlarını tartışmaya açıyor.
Program, izleyiciyi yalnızca bir seyir deneyimine değil, günümüz dünyasına dair düşünsel bir yüzleşmeye de davet ediyor. Film Günleri’nin küratörü ve sinema yazarı Engin Ertan ile “yemek” temasını ve seçkiyi konuştuk.
— “Kim Kimi Yiyor?” başlığı doğrudan bir güç ilişkisine işaret ediyor. Bu temayı belirlerken bugünün ekonomik eşitsizlikleri ve politik iklimi küratöryel çerçeveyi nasıl etkiledi?
Bu yılın teması olarak “yemek”i seçmemizin ana nedeni, tam da bu eşitsizliklere dikkat çekmekti. 2024’te düzenlenen ilk Sanat Dünyamız Film Günleri’nin başlığı “Yersiz Yurtsuz”du. Farklı yönleriyle barınma krizine, zorunlu göçe ve günümüz dünyasında en acımasız hâliyle devam ettiğini gördüğümüz sömürgeci pratiklere odaklanan filmler göstermiştik. Geçen yılki 2’nci Sanat Dünyamız Film Günleri’nde ise “Bir de Buradan Bak” başlığıyla bir seçki hazırladık ve arşiv materyali kullanan filmlere yoğunlaştık. Arşivi sorunsallaştıran, resmî tarihi ve muktedirin kurduğu anlatıları tartışan filmler programda ağırlıktaydı. “Yemek” teması ve “Kim Kimi Yiyor?” başlığı, tam da değindiğiniz noktalarla bağlantılı olarak, üç yılın programları arasında kurulan tematik sürekliliğin bir sonucu.
— Seçkide açlık–tokluk, tüketen–tüketilen ilişkisi ve gıda politikaları öne çıkıyor. Sinemanın bu yapısal sorunları görünür kılma gücünü nerede konumlandırmak gerekiyor?
“Yemek” yalnızca önümüzde fiziksel olarak var olduğunda değil, bir kelime olarak duyduğumuzda bile duyuları hemen harekete geçiriyor. Tadı, kokusu, rengi; yapılışı ya da tüketilişi esnasında çıkan sesler, dokusu… Bu nedenle sinemanın yemekle ilişkisi de her zaman güçlü oldu. “Yemek filmi” olarak adlandırılan bir alt tür bile var ve bu filmler çoğunlukla duyulara hitap eden deneyimler sunuyor. Ancak yemek, sinemada her zaman bir ziyafet olarak, izleyicinin iştahını kabartan cazip imgelerle temsil edilmiyor. Bunun karşı ucunda, yoksulluğu en ağır hâliyle önümüze koyan belgeseller ya da sosyal gerçekçi sinema örnekleri bulunuyor; ya da yemeği tiksinti duygusuyla çevreleyen sert toplumsal eleştiriler…
Biraz düşününce, sinema tarihinin en zorlayıcı ve en sert filmlerinin çoğunun alışılageldik sofra adabını yerle bir ettiğini, yemek endüstrisinin ve mutfağın içerdiği şiddette görünmez olanı görünür kıldığını söyleyebiliriz. Bu yılki seçki, eleştirel niteliğini koruyarak bu farklı yaklaşımların hepsine yer vermeye çalışıyor. Örneğin Peter Greenaway’in başyapıtı Aşçı, Hırsız, Karısı ve Âşığı (1989), yemeği hem estetik bir haz unsuru olarak sunması hem de içerdiği aşırılıklarla izleyiciyi tiksinme noktasına getirmesi bakımından bu uçları aynı anda barındıran güçlü bir örnek.

— Film Günleri yalnızca sinema gösterimleriyle sınırlı değil; performanslar ve sergilerle genişliyor. Güncel sanatla sinemanın bu buluşması, temayı izleyici açısından nasıl derinleştiriyor?
Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık Etkinlikler Yöneticisi Ahsen Erdoğan ve Sanat Dünyamız editörü Fisun Yalçınkaya, üç yıl önce ilk Sanat Dünyamız Film Günleri için küratörlük teklifiyle benimle iletişime geçtiklerinde, projenin beni en çok heyecanlandıran yönü buydu. Ne yazık ki sinema yazarları ve film festivalleri sinemayı çoğunlukla ticari dağıtım ağları ve pratikleri çerçevesinde değerlendirmek zorunda bırakılıyor. Bu nedenle “film” ve “sinema”yı farklı şekillerde düşünen, disiplinler arasında serbestçe dolaşan, gösterimler için tür, format ya da süre gibi sınırlara bağlı kalmayan bir seçki hazırlamak hem keyifli hem de rahatlatıcı.
Bu yıl film gösterimlerinin yalnızca hareketli imgelerle sınırlı kalmadığı; performans, resim ve başka disiplinler aracılığıyla güncel sanatla diyalog kurduğu bir program hazırladık. Fisun ve Ahsen’in katkılarıyla programa eklenen CANAN’ın Zengin Mutfağında Fakir Yemeği: Şeftali Reçeli ve TUNCA’nın KYKEON performansları ile Vardal Caniş’in sofra tablolarından oluşan olmadığımız masa seçkisi, yemeği ve onun tarihsel, kültürel ve politik çağrışımlarını farklı araçlarla görünür kılacak.
Ayrıca bambaşka bir alandan, nöro-antropolog ve yazar bir konuğumuz da var: Obur Zihin adlı kitabı Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan ve iki baskı yapan John S. Allen, film günleri boyunca İstanbul’da olacak. Seçtiği iki filmle programa katkıda bulunacak ve bu gösterimlerin ardından kendisiyle sohbetler gerçekleştireceğiz. Film Günleri’nin ardından, 27 Ocak’ta ise kitabı ve çalışmaları üzerine ayrı bir konferans verecek.
— Film Günleri, izleyiciyi yalnızca estetik bir deneyime değil, düşünsel bir yüzleşmeye de çağırıyor. Sizce bu seçki, bugünün Türkiye’sinde nasıl bir tartışma alanı açmayı hedefliyor?
Üç yıldır süren tematik bir süreklilikle, tarihteki bir çözülme anına; günbegün artan eşitsizlik ve adaletsizliğe ve bunlarla mücadele alanlarına odaklanıyoruz. Aynı zamanda, ama günahıyla sevabıyla, hem geçmişte hem de bugün sinemanın ve güncel sanatın bu tartışmaların neresinde durduğunu sorgulamaya çalışıyoruz. Film Günleri’nin öncesinde ve sonrasında, Sanat Dünyamız’da farklı yazarlara yer verilerek yayımlanan temayla ilgili metinler de bu tartışmayı gösterimlerin ötesine taşıyor; bir anlamda tarihe kalıcı bir not düşmeyi amaçlıyor.
Üç yıldır film gösterimlerini söyleşilerle desteklemeye gayret ediyoruz. Kimi zaman filmlerin yönetmenleri ya da video işlerin yaratıcılarıyla, kimi zaman da sinema yazarları ve film profesyonelleriyle gösterim sonrası sohbetler gerçekleştiriyoruz. Tüm gösterimler tamamlandıktan sonra, son gün, farklı disiplinlerden konuklarla filmlerin ötesine uzanan bir tartışma zemini kuruyoruz. Bu yıl da 26 Ocak akşamı saat 19.00’da, Fisun Yalçınkaya’nın moderatörlüğünde akademisyen Candan Türkkan, küratör Melike Bayık ve gazeteci/aktivist Hacer Foggo’nun katılımıyla bir söyleşi gerçekleşecek. Sinemanın yemekle kurduğu ilişki, doğanın yemek alışkanlıkları, güncel sanatla kurulan bağlar ile Derin Yoksulluk Ağı ve yoksulluğun farklı biçimleri, söyleşinin ana başlıkları arasında yer alıyor.


