5 yaşındaki o çocuğa ne oldu?

13.09.2019 10:08 BİRGÜN KİTAP
Koray Tulgar, ‘Kader mi, Özgür İrade mi?’ adlı kitabında beş yaşındayken sorularla hayatı keşfetmeye çalıştığımıza dikkat çekerek “Kabullendiklerimizle yol aldığımız hayatımızda, çocuk yanımız bizden ne zaman gidiyor? Beş yaşındaki o çocuğa ne oldu” diye soruyor


LEYLA YENER

“5 yaşındayken soru sorardınız, yaşam keşfedilmesi gereken bir yerdi, yolculuk eğlenceliydi. 5 yaşındaki o çocuğa ne oldu?"

Bu cümleyi, Koray Tulgar’ın 'Kader mi, Özgür İrade mi?' kitabında son bölümde bir yerlerde okuduğumda önce sarsıldım. Sonra dönüp aynı gün içinde birkaç kez daha okudum. Küçük bir çocukken sorduğum soruları düşündüm. Anlamlı ya da anlamsız oluşlarının hiçbir önemi yoktu; önemli olan tek şey öğrenecek olmam, merakımı giderecek olmamdı. Oysa insan yaş aldıkça, bazen bir mağazaya girip beğendiği kazağın fiyatını sormaktan bile çekiniyor. Yazacaklarım üzerine düşünürken, bu cümlenin içime bıraktıklarını hayal ettim. Bunu özgür irademle yaptığımı hissetmeyi ne çok istedim. Oysa kitabı ezber ettiğime göre artık biliyorum ki, bir eyleme kalkıştığımda, beynim benden 'yarım saniye' önde gidiyor.




Sevgili Tulgar bir yandan da soruyor: “Bilinmez, neden artık bu kadar kabul edilemez?” ve ekliyor: “Soru sormak; varoluşu, bilmeme halini kabul etmektir.” Kabullendiklerimizle yol aldığımız hayatımızda, çocuk yanımız bizden ne zaman gidiyor? Sadece bu farkındalık bile özgür irademizin başımızda bir hareden ibaret olduğunu göstermez mi bize? Sanırım ben soru soran yanımı tamamen yitirmedim. Sadece yaş alırken ayrıştırdığım, belki çoğundan vazgeçtiğim sorularımın doğru olup olmadığını sorguluyorum şimdi. 5 yaşımdan bu yana bir hayli büyüdüm. Ben büyüdükçe sorularım da uzaklaştı benden. Aslına bakılırsa ben onlardan uzaklaştım tabii. “Uzaklaştı” diyorum, çünkü bu şekilde sorumluluktan da uzaklaşmış oluyorum. Oysa kuantum mekaniği üzerine az biraz düşünmeye başladığımda, Tulgar’ın da dediği gibi, sorumluluğu gerçekte kucağıma veriyor. 5 yaşındaki ben, bir anda şimdiki yaşımın kucağındayım ve kararlarımı kendim verecek kadar büyümüşüm. Herkesin, her şeyin bir gizem, bir bilmece olduğu şu hayatta kararlarım hem bana ait, hem de her şeyimle kaderime emanetim.

Kitapta Tulgar’ın da Bob Proctor’dan alıntıladığı gibi, “Eğer zihninizde görebiliyorsanız, ellerinizle de tutabilirsiniz.”

Buralara kadar geldiysek, şimdi ellerimizle tutabilme kısmına da yaklaştık demektir. Bu kanıya nasıl mı vardım? Tulgar’ın, 'Kader mi, Özgür İrade mi?'de açıkladığı “Kaderini biraz olsun eline alma formülü”nde verdiği 5 maddenin ilkinde kendimi keşfetmeye başladığımı düşünüyorum.

Birinci madde şuydu: “Doğru soruları sor! Kişi ancak bilmiyorsa öğrenebilir.”

Önemli olan başlamaksa, geri kalan 4 madde için de hazırım. Her şeyin gizemi makbulse madem, diğer 4 maddeyi de sizin araştırma ruhunuza bırakıp, devam ediyorum.

“Sen düşünceden ibaretsin/ Geriye kalan et ve kemiktensin/ Gül düşünürsen gülistan/ Diken düşünürsen dikenlik olursun.” (Mevlana)

Sevgili Tulgar, alıntılar yaparken Mevlana’dan dizeleri de unutmamış. Düşüncelerimizin sorularımıza dönüştüğü hayat akışımızda, iyi ya da kötü yöne savrulmamızın ellerimizde olduğunu görebiliyorum şimdi bir kere daha. Sanırım en azından bu kadarı özgür irademiz alanını kapsıyor. Ne düşünürsek, o oluveriyoruz işte. Bir bakmışız mor dağların eteklerinde geziniyoruz, bir bakmışız karanlık dehlizlerde batıyoruz, çıkamıyoruz.

Şimdi soru şu: “Biz ne olmak istiyoruz?”

Bir de inançlarımız var elbet. Aslında en başında o var. Çünkü düşüncelerimiz olan şeyler, aslında inançlarımız üzerinden doğuyor. Bu arada, tam da bu noktada belirtme gereksinimi duyuyorum ki, bahsi geçen inanç, dini inanç değil.

Burada sormamız gereken soru da şu: “İnançlarımızın hangilerini biz bilinçli olarak seçeriz?”

Aslında hayata “Merhaba!” dediğimiz ilk andan bu yana doğru bir bakış atarsak, “Çok azını biz seçtik” yanıtına varabiliriz. Tulgar da, “Kendimizin etki edemediği ve bizim seçmediğimiz, ancak karar ve davranışlarımızı direkt olarak etkileyen şartlar nelerdir?” sorusuna verdiği 16 cevaptan 16.’sında içimizi yakan, en azından benim içim yandı, şu cevabı veriyor:

“Doğumdan beş dakika sonra ismine, milliyetine, dinine, mezhebine karar verirler ve sen ömrünün geri kalan kısmını seçmediğin şeyleri savunarak geçirirsin.”

Düşünecek ne çok şey, soracak ne çok soru var değil mi?

Bebekliğimizden itibaren öğrenmeye başladığımız hayat içinde, bu öğrenme işi hiç bitmiyor. Öyleyse bir yerlerde doğru düşünmek, doğru sorular sormak, doğru kararlar almak çok önemli. Özgür irade diye savunduğumuz egomuzdan sıyrılıp, belki zaman zaman ona sığınıp, yolumuza devam etmeliyiz. Belki de en çok ruhumuzu dinlemeliyiz. Kuantumdan yola çıkarak söyleyebiliyoruz ki, eğer hepimiz evrende bir dalga boyundan ibaretsek ve birbirimizi gözlemleyerek kainatta var oluyorsak, o halde görmek de görünmek de çok önemli!

Tabii önce kendi var oluşumuz konusunda düşünmeliyiz.

Şöyle ki kuantuma göre, “Güçlü dalga fonksiyonunu 'Bu, benim vücudum!' diye düşünerek bizatihi herkes kendini yaratıyor.” Ne düşünüyorsak o’yuz cümlesi işte bu noktada vücut buluyor. Demek ki, biz kendimizi evrene nasıl sunarsak -ki bu şimdiye kadar hep bilinçsizce yol aldığımız bir gerçekti- o da bize cevabını ona göre veriyor. Öyleyse bundan sonra düşüncelerimizi güzelleştirerek yolumuza devam edebiliriz. 37 trilyon hücreden oluşuyor olmamız, her koşulda onların bizi yöneteceği anlamına gelmez ki! Onlar çalışıyor, bizse düşünüyoruz. Çocukluğumuzdan beri duyduğumuz, “İnsanların, diğer canlılardan en önemli farkı, düşünüyor olması!” cümlesini şimdi tastamam anlıyorum; bütün dalga boylarında…

Doğduğumuz aile, cinsiyetimiz, adımız, soyadımız, genlerimiz, aktarılan travmalarımız, bugünlerimize adım attığımız ilkokul, öğretmenlerimiz ve daha pek çoğu elimizde değildi belki; peki ya bundan sonrası? Evrende damlanın her hali var ve ben hangisi olmak istediğime bunca bilgiye ulaşmışken neden doğru karar vermeyeyim? Siz, bir kitap, küçük bir cümle okuduktan sonra, neden hayatınızın ilk sıçramasını yaşamayasınız?

5 yaşındaki o çocuğa ne olduğunu şimdi siz de daha çok merak etmiyor musunuz?

O zaman yaşasın!