ABD Hegemonyası Sona Erdi! Merhaba, K(u)ralsız Yeni Dünya!: Hegemonya sonrası iktidar biçimleri ve Türkiye

Prof. Dr. Ahmet ÖNCÜ
Birinci bölümde, Davos 2026’da ABD hegemonyasının sona ermesinin ardından küresel düzenin hangi ilkelere dayanarak yeniden şekillenebileceğine dair öne çıkan iki temel yaklaşımın — Carney’nin ağ temelli esneklik modeli ile von der Leyen’in kurumsal merkezileşme modeli — aynı tarihsel kopuştan beslendiğini gördük.
Bu ikinci bölümde, söz konusu iki yaklaşımın iktidar yapılarının nasıl işlediğini, hangi araçları kullandığını ve hangi aktörlere ne tür imkânlar ile sınırlılıklar sunduğunu daha ayrıntılı şekilde tartışacağız. Özellikle Carney’nin “satın alıcı kulüpler” önerisinin, küresel siyasal iktisatta nasıl yeni bir güç yapısı oluşturmayı hedeflediğini ele alacağız. Aynı şekilde, von der Leyen’in “28. rejim” olarak tanımladığı tek Avrupa şirketi modelinin, daha kapalı ve merkezî bir yapı ortaya çıkarma potansiyelini inceleyeceğiz. Son olarak, Türkiye gibi ara güçlerin bu iki model arasında tercih yaparken elde edebileceği kazançları değerlendireceğiz.
SATIN ALICI KULÜPLER NEDİR?
Satın alıcı kulüpler, hegemonya sonrası dünyada ortaya çıkması muhtemel ağ temelli iktidar biçimlerinden biri olarak değerlendirilebilir. Bu yaklaşım, küresel piyasalarda gücün, talebi birlikte örgütleyebilme kapasitesinden doğabileceği varsayımına dayanır. Büyük alıcıların ve büyük pazarların eşgüdüm içinde hareket etmesi, piyasanın işleyiş koşullarını belirleyebilecek bir etki yaratabilir.
Bu kulüplerin aktörleri yalnızca devletlerle sınırlı değildir. Devletler, büyük şirketler ve finansal kuruluşlar bu yapılarda iç içe geçmiş roller üstlenebilirler. Bu yapı, klasik devletler arası ittifaklardan ya da şirket kartellerinden farklı olarak hibrit bir iktidar alanını temsil eder.
Satın alıcı kulüplerin temel işlevi, doğrudan fiyat belirlemekten ziyade, piyasanın hangi standartlar, kurallar ve öncelikler çerçevesinde işleyeceğini birlikte tanımlamaktır. Tedarik güvenliği, sürdürülebilirlik kriterleri, teknolojik uyum, güvenlik hassasiyetleri ve finansman koşulları gibi başlıklarda oluşturulacak ortak çerçeveler, üreticiler açısından fiilî piyasa koşulları hâline gelebilir.
Bu bağlamda, satın alıcı kulüpler gücün tek bir merkezde toplanmadığı, ağlar üzerinden dağıldığı yeni bir düzenin inşasında önemli mekanizmalar olarak değerlendirilebilir.
SATIN ALICI KULÜPLERE KATILAN ÜLKELER NE KAZANIR?
Bu kulüplere katılan ülkeler, stratejik alanlarda tedarik sürekliliğini daha öngörülebilir hâle getirme fırsatı yakalayabilir. Enerji, kritik hammaddeler, ileri teknoloji girdileri ve savunma sanayii gibi alanlarda ortak talep havuzlarının oluşması, dalgalanmalara karşı koruma sağlayabilir.
Bu yapılara dâhil olmak, ülkelerin küresel piyasalara erişimini yalnızca ikili ilişkilerle değil, daha geniş kolektif çerçevelerle kurmasına imkân tanır. Böylece ülkeler, piyasa koşullarının oluşumunda sınırlı da olsa söz sahibi olabilir.
Özellikle orta ölçekli ülkeler açısından satın alıcı kulüpler, tek başına sahip olunamayacak pazarlık gücüne dolaylı olarak erişim imkânı sunar. Bu ülkeler, büyük güçler arasında sıkışmadan, farklı alanlarda farklı ağlara dâhil olarak hareket alanlarını genişletebilir.
AĞ TEMELLİ MODELDE ABD NE KAYBEDER?
Ağ temelli satın alıcı kulüpler modelinin yaygınlaşması durumunda, ABD’nin küresel sistemde uzun süredir sürdürdüğü hegemonik işleyiş biçimi değişecektir. Bu, ABD’nin büyük bir ekonomi ya da askerî güç olmaktan çıkacağı anlamına gelmez. Ancak, küresel piyasalara erişim koşullarını, geçerli kuralları ve öncelikleri tek taraflı olarak belirleyebilen bir aktör olma konumu zayıflayacaktır.
Bu durum, ABD’nin müttefikleriyle kurduğu ilişkilerin doğasını da dönüştürecektir. Güvenlik karşılığında sadakat talep eden geleneksel işleyiş zayıflarken; müttefik ülkeler ekonomi ve güvenlik alanlarında farklı ağlar içinde daha bağımsız hareket edebilecektir.
28. REJİM OLARAK TEK AVRUPA ŞİRKETİ MODELİ
Von der Leyen’in öne sürdüğü “28. rejim” yaklaşımı, Avrupa Birliği’nin genişlemesinden çok, kendi içinde derinleşmesine odaklanan bir yönelimi temsil etmektedir. Bu model, Avrupa’yı gevşek bir birlik yapısından çıkararak daha bütünleşik ve merkezî bir yapıya dönüştürmeyi amaçlamaktadır.
Bu çerçevede “28. rejim”, Avrupa Birliği’ne yeni bir üyenin katılımını değil; mevcut 27 üye devleti kapsayan, tüm birlik genelinde geçerli olacak yeni bir kurumsal düzenin inşasını ifade etmektedir. Bu düzenleme, Avrupa’yı federatif bir ulus-devlet benzeri bir siyasal ve iktisadi yapı hâline getirme hedefini taşımaktadır.
Bu yapı, karar alma süreçlerinin merkezî kurumlarda toplanmasını; ortak sanayi politikalarının güçlendirilmesini ve stratejik sektörlerde Avrupa ölçeğinde şirketleşme ile konsolidasyon süreçlerinin hızlanmasını sağlayabilir. Enerji, savunma, dijital altyapı, yarı iletkenler ve yeşil teknolojiler bu yaklaşımın öncelikli alanları arasında yer alabilir.
Ancak bu merkezîleşme eğilimi, Avrupa’nın daha kapalı bir ekonomik ve siyasal alan hâline gelmesine de yol açabilir. Birlik dışındaki aktörler açısından Avrupa pazarına erişim, daha sıkı koşullar, yüksek standartlar ve artan maliyetler çerçevesinde şekillenebilir. Avrupa, kendisini daha belirgin sınırları olan bir siyasal ve ekonomik bütünlük olarak tanımlayabilir.
Bu model, Avrupa’nın küresel sistemde parçalanmasının önüne geçmeye yönelik bir istikrar stratejisi olarak değerlendirilebilir. Ancak küresel düzlemde bakıldığında, bu tür merkezîleşme hamlelerinin tek başına yeni bir hegemonya oluşturması zor görünmektedir. Daha çok bölgesel ölçekte güçlü merkezlerin ortaya çıkması beklenebilir.
28. REJİM MODELİ KARŞISINDA TÜRKİYE’NİN KONUMU
28. rejim yaklaşımı, Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerini hangi temelde sürdürebileceği sorusunu gündeme getirmektedir. Avrupa’nın daha merkezî ve bütünleşik bir yapıya yönelmesi, bu yapıya katılımın siyasal ve kurumsal eşiklerini de yükseltecektir.
Türkiye, Avrupa ile olan ekonomik, ticari ve kurumsal ilişkilerini sürdürecektir. Ancak bu ilişkilerin tam üyelik perspektifi üzerinden yeniden tanımlanması giderek daha zor bir senaryo hâline gelmektedir. Avrupa’nın federatif bir ulus-devlet benzeri yapıya yönelmesi, bu yapının kimliğini daha net çizilmiş ve daha kapalı bir “Avrupalılık” tanımıyla oluşturmasına neden olabilir.
Bu gelişme, Türkiye’nin 28. rejimin sağlayabileceği avantajlardan tam olarak yararlanmasını güçleştirebilir. Türkiye, bu model içinde merkeze yakın bir pozisyondan çok, dış çevrede yer alan bir ortak konumuna itilme riskiyle karşı karşıya kalabilir.
Dolayısıyla Türkiye açısından mesele, Avrupa ile ilişkilerin sürdürülüp sürdürülmeyeceği değil; bu ilişkilerin hangi biçimde, ne ölçüde özerk ve çok yönlü bir stratejik hat içinde yürütüleceğidir.
Bu bağlamda, ağ temelli satın alıcı kulüpler modeli, Türkiye’nin hareket alanını genişletme potansiyeli taşıyan önemli bir seçenek olarak öne çıkmaktadır.
TÜRKİYE’NİN SATIN ALICI OLARAK YER ALABİLECEĞİ OLASI KULÜPLER
Türkiye’nin ağ temelli satın alıcı kulüplere dâhil olması, özellikle stratejik alanlarda alıcı pozisyonunda yer alması üzerinden değerlendirilebilir. Bu alanlar, Türkiye ekonomisinin yapısal ihtiyaçları ve sanayi dönüşüm hedefleriyle doğrudan ilişkilidir.
Enerji sektörü, öncelikli alanlardan biridir. Doğalgaz, petrol, nükleer yakıt ve yenilenebilir enerji ekipmanlarına yönelik ortak alım mekanizmalarına katılım, Türkiye’nin tedarik güvenliğini artırabilir ve maliyet oynaklığını azaltabilir.
Kritik hammaddeler ve nadir toprak elementleri, ikinci önemli başlıktır. Elektrikli araçlar, batarya teknolojileri, savunma sanayii ve dijital altyapılar gibi alanlara yönelik kolektif alım bloklarına katılım, sanayi dönüşümünü daha öngörülebilir kılabilir.
İleri teknoloji bileşenleri, hem savunma hem sivil sanayi açısından önem taşımaktadır. Yüksek performanslı çipler, sensörler, optik sistemler ve ileri malzemelerde kolektif alıcı pozisyonunda yer almak, bu alanlarda Türkiye’nin kapasite gelişimini destekleyebilir.
Dijital altyapı ve yarı iletken ekosistemi de bu kapsamda değerlendirilmelidir. Veri merkezleri, bulut teknolojileri ve çip tedariki gibi alanlarda kolektif alım mekanizmalarına dâhil olmak, Türkiye’nin dijital dönüşümünü hızlandırabilir.
Bu tür yapılara katılım, Türkiye’ye yalnızca daha uygun tedarik koşulları sunmakla kalmayacak, aynı zamanda küresel piyasalarda bazı alanlarda politika yapıcı aktör olma imkânı da sağlayacaktır.
ÇİN’İN AĞ TEMELLİ SATIN ALICI KULÜPLERDEKİ KONUMU
Ağ temelli satın alıcı kulüpler ve küresel iktidar yapıları üzerine yapılan değerlendirmelerde Çin’in rolü kritik önemdedir. Bunun nedeni, yalnızca Çin’in büyük bir ekonomi olması değil; aynı zamanda küresel üretim zincirlerinde merkezi bir pozisyona sahip olmasıdır.
Elektronikten makine ekipmanına, batarya teknolojilerinden yenilenebilir enerji bileşenlerine kadar geniş bir alanda Çin, hem nihai üretici hem de kritik ara mal tedarikçisi konumundadır.
Bu bağlamda, ağ temelli satın alıcı kulüpler mimarisi, Çin’i dışlamak yerine, Çin ile ilişkilerin biçimini dönüştürme imkânı sunar. İkili ve dağınık pazarlıkların yerine kolektif talep havuzlarının belirleyici olduğu bir düzen, daha öngörülebilir ve dengeli ilişkiler kurulmasını sağlayabilir.
Bu sistemde Çin, büyük ölçekli bir tedarikçi olarak varlığını sürdürürken; üretim süreçleri, standartlar ve öncelikler daha fazla kolektif yapılar içinde belirlenebilir. Böylece Çin’in küresel üretimdeki ağırlığı korunur; ancak belirleyici gücü tek başına değil, çok taraflı süreçler yoluyla şekillenir.
Bu yapı, Çin’in küresel düzenin dışlanan bir aktörü değil; aynı zamanda onu yönlendiren yapılarla uyumlu bir üretici olarak sistemin içinde yer almasını mümkün kılar.
SONUÇ: HEGEMONYA SONRASI DÜZENİN MUHTEMEL YÖNÜ
Davos 2026’da yapılan tartışmalar, ABD hegemonyasının sona erdiği bir dünyada düzenin kendiliğinden çökmeyeceğini; aksine farklı yollarla yeniden tesis edilmeye çalışıldığını göstermektedir. Carney’nin ağ temelli satın alıcı kulüpler modeli ile von der Leyen’in merkezîleşmeye dayalı 28. rejim yaklaşımı, bu yeniden kurulum sürecinin iki temel yönünü temsil etmektedir.
Günümüz küresel koşulları, tek merkezli ve kapsayıcı bir küresel yapının oluşmasına elverişli görünmemektedir. Üst üste binen ekonomik, jeopolitik, teknolojik ve ekolojik krizler, hiyerarşik merkezlerin kalıcılığını zorlaştırmaktadır. Buna karşılık, esnek, dosya bazlı ve ağlar üzerinden şekillenen düzenlemeler daha fazla alan bulacaktır.
Bu nedenle kısa ve orta vadede küresel düzenin baskın karakterinin, merkezîleşmiş yapılardan çok, ağ temelli yapılara yönelmesi beklenebilir. Merkezî girişimler ise daha çok bölgesel düzlemde etkili olacak gibi durmaktadır.
Bu yeni düzende güç, artık tekil aktörlerin elinde toplanmak yerine, talebi örgütleyebilen kolektif yapılar içinde ortaya çıkacaktır. Çin ile olan ilişkiler de bu doğrultuda kopuş değil, karşılıklı çıkar temelinde yeniden biçimlenecektir.
Türkiye gibi ara güçler için bu tablo, tek bir merkeze bağlanmak yerine çoklu ağlar içinde esnek konumlar elde etmenin daha rasyonel bir strateji olduğunu göstermektedir. Mesele, Batı ile ilişkilerin devam edip etmeyeceğinden çok, bu ilişkilerin hangi düzeyde bir özerklikle sürdürüleceğidir.
Sonuç olarak, hegemonya sonrası dünyada belirleyici olan, kimin en büyük olduğu değil; kimin daha fazla ağı, daha esnek biçimde birbirine bağlayabildiği olacaktır.


