"ABD’nin yaptırımları uzun vadede dolara zarar verir"
Berkant Gültekin Berkant Gültekin
“Yaptırımlar, doların dünya ekonomisindeki varlığına da uzun sürede zarar verecek bir şey. Çünkü siz ikide bir, ‘Ben buranın kabadayısıyım’ diye ortaya çıkarsanız, o zaman dolara alternatif olarak başka para birimleri rezerv olarak kullanılmaya başlanır”

Dünya ekonomisinde uzunca süredir işler yolunda gitmiyor. İşsizlik ve yoksulluk son dönemlerin en yüksek seviyelerinde ölçülürken, kapitalist sistem bir yandan da politik meşruiyet krizine çözüm üretmeye çalışıyor. Batı’da ve yerkürenin farklı yerlerinde buna bağlı siyasi altüst oluşlar yaşanıyor. Türkiye’de de hoşnutsuzluk her geçen gün artıyor. Belki henüz bir iktidar değişimi yaşanmadı ama yerel seçim süreci siyasal İslamcıların fazla ömrünün kalmadığını göstermeye yetti.

Politik Muhabbetler’de Utah Üniversitesi’nden Ekonomi Profesörü Nilüfer Çağatay ile hem makro planda dünya ahvalini ve hem de Türkiye’nin ekonomi-politik sorunlarını konuştuk. Ekonomide yaşanan küresel krizin temelinde bölüşüm politikalarının yattığını belirten Prof. Dr. Çağatay, Türkiye’nin ise ithalata bağımlı yapısının ülke ekonomisini daha kırılgan hale getirdiğinin altını çiziyor. Çağatay öte yandan S-400 meselesinde ve diğer anlaşmazlıklarda ABD’nin olası yaptırımlarının, uzun vadede doların dünya üzerindeki hâkimiyetine zarar verebileceğini vurguluyor. Çağatay, sürekli patronluk taslamanın iyi bir patronluk yöntemi olmadığını söylüyor.

►Bugün dünya genelinde ekonomik bir çalkantı var. Bu, 1970’lerden itibaren uygulanmaya başlayan neoliberal sistemin yaşadığı yapısal bir kriz mi, yoksa dönemsel bir tıkanma mı? Siz genel olarak durumu nasıl açıklıyorsunuz?

Krizlerin bir tezahür şekli oluyor, bir de daha temel ve sistemin mantığından kaynaklanan sebepleri… Özellikle belli bir dönemde uygulanan ekonomik politikalar ve siyasi değişimler, dönüşümler sonucunda krizlerin ortaya çıktığını düşünüyorum. Yani krizlerin tezahür şekliyle daha derinde yatan sistemik sebepleri biraz ayrıştırarak bu soruyu cevap vermeye çalışacağım.

2008 krizi, finansal bir kriz olarak ortaya çıkmıştı. ABD’de örneğin, ‘mortgage krizi' dediğimiz, konut ve bankacılık sektöründe yaşanmıştı. Anca bunun, ekonomideki birtakım dengesizliklerden dolayı ortaya çıktığını düşünüyorum. Dengesizlikleri de şöyle açıklayayım. Neoliberal politikaların uygulanmaya başlamasından beri, ki bu 70’lerin sonu 80’lerin başında Ronald Reagan ve Margaret Thatcher’in başa gelmesiyle belirginleşen bir süreçti, insan ihtiyaçları dikkate alınmamaya başladı. İstihdam ve gelirleri öncelemek yerine özellikle finansal sektörü ve genelde kapitalist sınıfların ihtiyaçlarını veya isteklerini öncelemeyi seçti sistem. Bu bağlamda işçilerin, çalışanların da gelir düzeyini korumaya dönük kurumlar ve sendikalar oldukça zayıfladı. Bundan dolayı gelir ve servet dağılımı 80’lerden beri işçi sınıfının, çalışanların aleyhine, özellikle de finans kapitalin lehine bir değişim gösterdi. Kapitalist sistemin özelliği olan bölüşümdeki eşitsizlikler, daha da belirgin hale geldi.

utah-universitesi-nden-prof-dr-nilufer-cagatay-abd-nin-yaptirimlari-uzun-vadede-dolara-zarar-verir-616684-1.

Şimdi bölüşüm politikaları, bütün iktisatçıların çok hararetle araştırdığı, tartıştığı bir konu... Büyük Buhran’dan (1929) sonra hâkim olan politikalara Keynezyen politikalar diyebiliriz. 80’den sonraki politikalara da neoliberalizm, yani ‘Washington Consensus’ diyoruz. Bunlar IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlarda üretilen politikalar. Keynezyen politikalar kapitalizmdeki krizleri daha az vahşi hale getirmeye çalışan, insan ihtiyaçlarına yönelik politikalardı. Ama insan odaklı olmayan neoliberal politikalar, uzun vadede talebin yetersiz olmasına yol açıyor. Yani ücretleri baskı altında tutarak üretim maliyetlerini ucuzlatabilirsiniz. Ama ürettiğiniz şeyleri, ücretleri aşağı indirdiğiniz için satmanız gereken insanlara satamazsınız. Çünkü insanların bir alım gücü olması lazım. Onun için ücretleri baskı altında tutmak her zaman iki taraflı kılıç anlamına gelir. Bir yanda kapitalistlerin kârlılığını potansiyel olarak artırır ama aynı zamanda alım gücü olmaz ve metalar üretilip satılamazsa bundan dolayı bir kriz yaşanır. Ben temelde krizin bundan kaynaklandığını düşünüyorum. Neoliberal politikaların, kapitalizmdeki kriz potansiyelini daha da belirgin hale getirdiği kanaatindeyim.

Böyle durumlarda, yani geniş kitleler büyümeden faydalanamaz ve büyüme adaletli olmazsa, o zaman krediler devreye girer. Bankacılık sistemi, finansal kurumlar devreye girerek kredi genişletmesiyle insanları borçlandırarak talebi canlı tutar. Neoliberal sistem geldiği zaman, bu kredilerin verilmesi daha da kolaylaştırılmıştı. Çünkü niye? Neoliberal söylemde piyasaların önünü kapatmamak lazımdır ve esas olan piyasa mantığıdır. Halbuki piyasa mantığı diye bir şey yok; piyasalar her zaman kanuni bir çerçeve ve bir altyapı üzerine kurulur. Yani piyasa adında, kanunlardan veya hukuksal altyapıdan bağımsız bir şey yok. Ama söylem böyleydi. “Devlet piyasalardan elini çeksin, piyasalar kendine göre işlesin” gibi bir söylem vardı. Bunlar gerçekleştirildikçe, kredilerin verilmesi daha kolaylaştırıldıkça, o zaman büyük kitleler borçla harçla idare etmeye başladı. Hem hanelerin borç yükü fazlalaştı hem de bu borçlar ödenemediği için konut ve bankacılık sektöründe kriz yaşandı. Bu ABD’de böyle başladı ve bütün diğer alanlara sirayet etti. Başlangıç noktası finansal olsa da, bana göre esas problem bölüşümün eşitsiz bir yöne doğru gitmesiydi. Onun için kredi açmak, geçici olarak bir kârlılık sağlasa da bu ancak krizi öteler ve uzun vadede daha beter dengesizliklere yol açarak daha vahşi bir kriz ortaya çıkarır. Sonuçta da insaniyet krizi baş gösterir. Yani bu hem kapitalizmin hem de neoliberalizmin mantığında var olan dengesizliklerin ortaya çıkması durumudur. Bununla birlikte güçsüz olan kapital telef olarak büyükler tarafından satın alınır ve güçlüler daha da güçlü hale gelir. Böylece merkezileşme ortaya çıkar. Şimdi bunları görüyoruz. Gelir ve servet dağılımı daha eşitsiz bir noktaya doğru gidiyor.

Krizi insanların yaşamına etki şekli, istihdam problemleri ve ücretlerin daha da aşağı düşmesi oluyor. 2008’den beri ABD’de ve Avrupa’da gördük.

MEĞER TARİHİN SONU DAHA GELMEMİŞ!

►Ücretler üzerindeki baskı, sistemde bu anlattıklarınız dışında ne gibi değişimlere neden oldu? Makro bağlamda, dünyada ekonomik dengeler ne yönde değişti?

2. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD dünya kapitalist sisteminin lideri oldu. Onun karşısında da Sovyetler Birliği… Yani iki kutuplu bir ideolojik çerçeve oluştu. Savaştan dolayı diğer ülkeler yerle bir oldukları için, ABD teknoloji alanında da öne geçti. Sovyetlerin dağılmasıyla kapitalizmi destekleyenler arasında bir zafer kazanma sevinci yaşandı. Fukuyama’nın ‘Tarihin Sonu’ tezi gibi, Hegelci bir noktadan meseleye yaklaşan birçok tez ortaya atıldı. Ama Fukuyama’nın şimdi kendisin de itiraf ettiği gibi tarihin sonu meğerse gelmemiş! Tarihin daha gidecek çok yolu varmış. Bu söylemler ideolojik anlamda krizin altyapısını oluşturdu. Tabii Sovyetler’in çöküşü önemli, bir de Çin’in dışarıya açılması ve kapitalizme kendini dayatması fenomeni var.

Neoliberalizmin bir yerde Çin mucizesinin yaratılmasına imkân tanıdığını söyleyebiliriz. Aynı zamanda 80’lerden beri Çin’deki hem ideolojik hem de politik dönüşüm sayesinde, Çinliler dünya ekonomisine açılıp, düşük ücretlere dayanan bir rekabet modeliyle söz sahibi oldular. Aslında neoliberal söylemin kurucuları açısından, bu çok iyi bir şeydi. Mesela siz ABD’de yaşayan bir çalışansanız, Çin’den gelen çeşitli malları daha ucuza alabiliyordunuz. Bu başta bir sorun olarak görülmedi. Bu yüzden de işverenler, parasal olarak ücretleri düşük tutabiliyordu çünkü o ücretlerle yaptığı tüketim malları da daha ucuzluyordu. Çin’den gelen ürünler sayesinde… Bunlar dünyanın her yerine satıldı. Dediğim gibi, bu başta bir sorun olarak görülmedi ve bunun serbest ticaret açısından olumlu olduğunu söyleyenler ağırlıktaydı. Fakat bu, daha sonra ücretler üzerindeki baskıyı artırdı. Ayrıca neoliberal söylemin bir parçası olan sermayenin uluslararası ulaşımını daha da kolaylaştırdı. Sermaye kesimi de işçilere, “Siz ücretlerin yükselmesini talep ederseniz, biz de başka yere gidip orada üretim yaparız” tehdidini yöneltti.

Çin uzun yıllar çok yüksek hızda büyüdü. Ama belki çok da iyi hesap edilemeyen ya da neoliberal politikalar anlamında çok da fazla konuşulmamış olan teknoloji savaşları ve teknoloji transferiydi. Çin çok uzun yıllardır öğrencilerini özellikle ABD’ye göndererek teknoloji transferi yaptı. Öğrencilerin bir kısmı ABD’de kalarak orada teknolojiye dayalı rekabet gücünü artırdılar. Ama bazıları da Çin’e dönerek teknoloji transferi yapmış oldular. Aynı zamanda Çinliler bu düşük ücret modeliyle birlikte teknoloji anlamında çok hızlı bir dönüşüme girdiler. Bazı şehirler 15-20 senede bir teknoloji kentine dönüştürüldü. Bunlar devlet eliyle yapıldı ama sonuçta neoliberalizmin açtığı tünelden geçerek buralara ulaştılar. Şimdiki ticaret savaşlarının da esas odak noktası da bu ‘endüstriyel espiyonaj’ denilen mesele. Trump tarafından bu her zaman dile getiriliyor, “Çinliler bizim teknolojimizi çalıyor” diyor sürekli. Bu teknoloji savaşları, artık ABD’nin eskisi gibi borusunu öttüremediği anlamına geliyor. Yani “tek güç” ya da “tek adam” değil artık ABD.

►Buna aynı zamanda hegemonya mücadelesi de diyebilir miyiz?

Evet, diyebiliriz. Bu arada da Sovyetler Birliği’nden sonra Rusya da tekrar ortaya çıktı. Rusya ekonomik anlamda Çin kadar rekabet edemese de askeri güçleri var. Aynı zamanda da Çin ekonomisini kendi büyümesini enerji kaynaklarını dışarıdan temin ederek gerçekleştiriyor ve Rusya da bu enerji kaynaklarına sahip. Çin bu enerji kaynaklarını ithal etmek zorunda. Ayrıca Rusya’da da hiç teknoloji yok değil. Sovyetler döneminde, bazı teknolojik alanlarda ilerleme kaydetmişlerdi. Uzaya giden ilk kişi bir Sovyet kozmonotu olan Yuri Gagarin’di örneğin. Sonradan ABD “Rusları geçmemiz gerek” diye bir hedef koydu ve şimdi biraz daha ileride. Ama bugün Rusya’da da geçmişten gelen bir teknoloji birikimi var.

Tabii ekonomik fenomenler sadece ekonomik analizlerle anlaşılamaz. Politika ve ekonomiyi her zaman iç içe düşünmek lazım. Onun için ikisini bir arada düşünüp söylersek, şimdi kimin hegemon olduğu konusunda bir belirsizlik var. Mesela şu an Çin’in yeni İpek Yolu dediğimiz çok büyük projesi önemli. Çin ulaşım yollarını kontrol etmek istiyor. Bu da ticareti kontrol etmek anlamına geliyor. ABD’nin de yaptığı bazı şeyler var. Mesela Ortadoğu’da sadece kendisinin enerji kaynaklarını kontrol edebilmesi değil Çin’in o enerji kaynaklarına ulaşamamasını hedefliyor. Sadece Ortadoğu’da değil, Venezuela’da da aynı şeyler oluyor. Yani emperyal güçler arasında rekabet olduğu zaman, bu rekabetin nesnelerinden biri her zaman enerji kaynaklarını kontrol etmek oluyor. İkincisi de daha ucuz emeğe ulaşabilmek ve yeni piyasalar açmak… Bunlar arasında bir öncelik sıralaması yok.

TEKNOLOJİ HEM REKABETİ HEM DE İŞSİZLİĞİ ARTIYOR

►Gelişen yüksek teknoloji, kapitalizm açısından da yeni bir durum. Teknoloji ne gibi değişikliklere yol açabilir?

Teknoloji de iki taraflı kılıç. Firmaların rekabet gücünü artıran bir şey ama aynı zamanda da işsizliğe yol açan bir özelliği var. Birtakım iş alanlarını tamamıyla ortadan kaldırıyor. Özellikle şu anda yapay zeka bağlamında konuştuğumuz teknolojik devrim, herhalde bundan 20 yıl sonra bugünkü birçok iş sahasını ortadan kaldıracak. Tabii yeni iş türleri de ortaya çıkacak. Şimdiden bunların ne olacağını kestirmek zor. Bir yandan yok olan istihdam, bir yandan yeni gelişen iş sahaları olacak. Ancak siz herhangi bir iş sahasında çalışan bir kişiye kalkıp da, mesela bir taksiciye, “Şoförlüğü artık yapay zeka yapıyor, gel sana şimdi yeni bir iş bulayım” diyemezsiniz. Bu da insani kriz demek. Yine bir sürü insan işsiz kalacak. Bu insanlar nasıl geçinecekler, ne yiyecekler, ne içecekler? Ama aynı zamanda o baştaki bahsettiğim dengesizlik, yani bölüşümün daha eşitsiz bir şekilde olmasına yol açacak bir durum bu. Yapay zeka yardımıyla bir sürü şey çok ucuza üretilebilir ama ondan sonra bunları kim alacak? Teknoloji kapitalizmin rekabet alanlarından biri. Bu sistemde ya üretim maliyetlerini düşürerek rekabet edersiniz ya da yeni teknoloji üretip bunları piyasaya sürerek…

►Sistem gelişen olanaklara karşın çevreye hiç saygılı değil. Sürekli doğaya zarar veren bir üretim modeli var. Toplumlar ise ekoloji konusunda daha bilinçli olmaya başladı. Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Ekolojik kriz, aslında uzun zamandan beri süregelen bir kriz. Ancak geçtiğimiz 20-30 yılda daha belirgin bir hale geldi. Burada nesiller arası bir ayrım göze çarpıyor. Gençler bu ekolojik krizi daha iyi anlayabiliyor ve tanımlayabiliyorlar. Geleceklerini de bu ekonomik kriz üzerinden değerlendiriyorlar. Buradan yola çıkıp kapitalizmin mantığını da sorguluyorlar. Ama “Kısa dönemde biz nasıl kârlılığımızı artırabiliriz” diye düşünen, bunlara ‘yaşlı kapitalist sınıf’ diyelim, bir egemen sınıf da var. Onlar arasında bazıları bu krizi anlamak istemiyorlar. Trump bunun çok iyi bir örneği. Küresel ısıtmayla ilgili, “Öyle bir şey yok, insanlar uyduruyor bunu” falan diyor. Çünkü onun destekleyicileri, enerji sistemlerini değiştirmek, sürdürülebilir bir ekonomi modeline geçmek istemiyorlar. Bu da bence nesiller arası bir farklı bakış açısına yol açıyor. Benim de ümidim bu yüzden genç nesillerde.

Buraya kadar bahsetmeye çalıştığım tüm tıkanma noktaları değişik politik taleplere yol açıyor. Yani 2008 kriziyle yaşananların alakası var, bir de tabii kapitalist ekonomilerde krizden çıkıldığı zaman bir sonraki krizin şartları oluşturulmuş oluyor.

►Peki küresel kapitalist sistem ne yaparak bunların üstesinden gelmeye çalışıyor? Nasıl çözümler tasarlanıyor ve bunlar kısa vadede toplumların yaşantısını nasıl etkileyecek?

Bu hegemonya savaşı nereye varır, dünya sisteminin kurumları yeniden mi düzenlenir, bundan sonra daha içe dönük birikim modeli mi uygulanmaya başlanır gibi soruları soruyoruz. Bunların cevabı çok belli değil. Cevap politik güçlerin etkinliğine ve mücadelesine bağlı. Yalnız Çin’in yaptığı hamleler, yeni İpek Yolu gibi projeler, bunlar çok kapsamlı şeyler. Bu projeyle yeni piyasalar açılacak. Yeni yatırım alanları ortaya çıkacak. Ancak bunlar da bazı ülkelerde krizlere ve tepkilere yol açacak. Zaten Çinlilerin varlığı bazı ülkelerde, Afrika ülkeleri gibi, bazı tepkilere neden oluyor. Tam kapitalizme geçiş sürecini tamamlamamış ülkelerde bu süreç aynı zamanda kapitalistleşmeye de yol açacak. Bununla birlikte savaşlar, iklim krizi, hem mültecilere hem de düzensiz göçlere yol açıyor. Bunların yarattığı tepkiler de var. İklim krizi nedeniyle birçok yerde insanların hayatlarını idame ettirmeleri zor hale geliyor.

TRUMP GİBİ POLİTİKACILAR TOPLUMA DOKUNABİLİYOR

utah-universitesi-nden-prof-dr-nilufer-cagatay-abd-nin-yaptirimlari-uzun-vadede-dolara-zarar-verir-616682-1.►Önce Trump, şimdi de İngiltere’de Boris Johnson… Şimdilerde popülist ve uçuk fikirleri savunan sağcılar devlet yönetimlerinde en tepe noktaya kadar çıkabiliyor. Politik alandaki bu değişimleri nasıl anlamak lazım?

Eşitsizlikle birlikte orta sınıfın yok olmaya başladığını görüyoruz. Neoliberal sistemde ortadan kaldırılmaya çalışılan şey refah devletiydi. Keynezyen bakış açısıyla olaya yaklaştığımızda, insanları kriz anlarında yoksulluğa karşı koruyan kurumsallaşmış sistem, neoliberalizm döneminde saldırıya uğradı. Kapitalist sistemin ne kadar vahşi olduğu daha da belirginleşti. Bu vahşilik iyiden iyiye ortaya çıkınca, Trump gibi popülist politikacılar kolayca hedef alınabilecek gruplara yüklenmeye başladı. ABD için söylüyorum, 2. Dünya Savaşı sonrasında ücretleri göreli artmış olan ve kendilerini belki diğer katmanlara göre daha üstün gören beyaz-erkek işçi sınıfına Trump gibi kişilerin söylediği şeyler anlamlı geldi. Çünkü ne diyordu Trump, “Biz ABD’de çelik üretimi yapıyorduk, bizim çelik fabrikalarımız rekabete dayanamadı, şimdi ülke dışından ithal ediyoruz.” Bu yüzden de ABD’nin ortasında ‘rust belt’ denen (Pas Kuşağı-ABD-‘nin ‘Great Lakes’ bölgesi ve çevresinde bulunan Illinois, Indiana, Michigan, Ohio ve Pennsylvania eyaletlerini kapsayan ve ağırlıklı olarak demir-çelik üretiminin yapıldığı bölge) kuşakta yaşayanlar, Trump’ın söylemlerini destekledi. “Birisi bizi anlıyor” diye düşündüler. Kapitalizm yüzünden değil ama hatalı politikalar yüzünden bu hale düştükleri yönünde bir kanıya sahipler. Çinlilerin haksız rekabet ettiğini savunuyorlar. Yani “haksızlık” üzerine kurulan söylem, haksızlığın odağı olan insanlar üzerinde etkili oldu. Trump bu insanlardan destek alıyor. Bunun yanında "Meksikalılar ülkeye kaçak giriyor” gibi söylemleri de tekrarlıyor. “Haksızlık” mantığını canlı tutuyor. Bunlara baktığımız zaman, bir doğruluk payı var. Ben Trump’ın ırkçı biri olduğu düşünüyorum ama o sadece bundan ibaret değil. İnsanlar neden ona destek veriyor diye bir soru sormamız lazım. Bu arada sayısız yalan da söylüyor. İklim krizinde olduğu gibi. Ama söylediği şeylerin bazıları insanların hayatlarına dokunduğu için ve insanların içinde bulunduğu durumu bir şekilde izah ettiği için destek buluyor.

Boris Johnson da aynı şekilde davranıyor temelde. Bu insanlar kozmopolitanlığa karşı bir söylem geliştiriyor. Kozmopolitanlığın da farklı türleri var tabii. Yani bir tanesi kapitalist sistemin temellerini daha da sağlamlaştıran bir kozmopolitanlık diğeri de daha dayanışmacı, insanlık değerlerini öne çıkartan bir kozmopolitanlık.

İngiltere’de bir de, İngiltere vatandaşı olan göçmen kökenlilere karşı da bir tepki var. Brexit’i bu yüzden destekliyorlar. Brexit olmazsa, daha fazla göçmen gelir diye düşünüyorlar. Halbuki göçmen kökenlilerin orada olmasının nedeni sömürgecilik faaliyetleri. Ben Londra Metrosu’nda bir duvar yazısı görmüştüm. Aslında olayın özünü anlatıyordu. “We are here because you were there” yazıyordu duvarda Yani, “Bizim burada olmamızın sebebi sizin eskiden orada olmanız.” Durumu çok iyi özetliyor.

Özetle insanlar hem ekonomik hem de sosyal olarak yaşananlara tepki veriyor. Bu da tepki de bugün demagogların başa gelmesine yol açtı. Ama tabii bu demagoglar sorunları çözebilecek kişiler değil. Ancak bizim de oturup, büyük kitleler neden bu insanlara oy veriyor diye sormamız lazım. Toplumlar kendilerine alternatif sunulmadığı için böyle demagoglara yöneliyor.



►Alternatif önerenler var aslında ama etkili olmuyor. Nasıl yapmak lazım?

Ekonomi konuşulurken makro göstergeler gözler önüne seriliyor. Bunlar tabii ki çok önemli, elbette en iyi şekilde anlatılması lazım. Ama bunlar anlatılırken, enflasyon gibi teknik terimler değil, hayata değen argümanlar kullanılmalı.

Solcu insanlar veya sosyalistler, en önce insanlara “Başka alternatifler olabilir, vardır” görüşünü anlatabilmeli. Bu alternatiflerin nasıl mümkün olabileceğini de söyleyebilmeliler. Bunu teknik olmayan sözlerle, insanların duygularını ve yaşadıkları şartları göz önüne alarak izah edebilmeleri gerek. Yani yoksa siz, kağıt üzerinde teknik olan birçok alternatif üretebilirsiniz. Ama burada önemli olan bunları insanlara mümkün olduğu kadar teknik olmayan bir biçimde kabul ettirmek lazım. Politikada bence önemli olan şudur: İnsanlar anlaşılmak ister. Bir politikacı bana bir şey anlatıyorsa, benim yaşadığım şartları anlamalı diye düşünür. İşte Trump gibi, Boris Johnson gibi kişiler, “Biz sizi anlıyoruz” havası yaratıyorlar. Trump, servetini nasıl elde ettiği konusunda büyük şüpheler olan, kendisi hiç fakir fukara olmayan biri olarak, gelip düşük gelirli mütevazı insanlardan veya işsizlerden oy alabiliyor. Çünkü mesajı verebiliyor.

Dolayısıyla soldan gelen söylemler de, “Şu politikaları hayata geçireceğiz ve insanların da hayatı düzelecek” diyebilmeli. Şimdi Türkiye’de büyük bir işsizlik var. Bu nedenle istihdam politikalarının önde olması lazım. Bu istihdam politikaları nasıl finanse edilecek, nasıl hayata geçirilecek? İstihdam politikalarının geçici değil, kalıcı olarak üretilebilmesi lazım. Özellikle bir sosyal kontrat anlayışı içinde, gençlerin işsizlik problemlerini çözmeye dönük adımlar atılmalı. Birçok hanede birden çok işsiz var. Asgari ücret bir ailenin açlık sınırıyla başa baş. Eğer ailede bir kişi çalışıyorsa ve o da asgari ücretliyse, zaten aile açlık sınırında demektir. Yoksulluk sınırını baz aldığımızda daha korkunç bir tablo ortaya çıkıyor. Enflasyon yüzde 16 seviyelerinde ölçülüyor. İnsanların her gün yaşadığı kriz deneyimi bu. Pek çok kişi pazara gidip geçen sene aldıkları şeyin yarısını anca alabiliyor. Çünkü aldıkları ücretler reel olarak düştü. Türkiye bağlamında söylüyorum ama bu Avrupa ölçeğinde de böyle. İşsizlik her yerde artmaya başladı. Kadın işsizlik çok daha yüksek.

İşte solcu ve sosyalistler, bu sorunlara karşı nasıl çözümler üreteceklerini çok net şekilde ortaya koyabilmeliler. Bu çözümler daha katılımcı bir şekilde tartışarak bulunabilir. Sadece uzmanların tartıştığı değil de, daha geniş kitlelerin de dahil olabileceği tartışma sahaları yaratılmalı. Ama biz maalesef uzun yıllardır kimlik politikalarına sıkışmış durumdayız. Ekonomik bölüşüm sorunlarını tartışamaz hale geldik.

TÜRKİYE’NİN SORUNU SADECE HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ DEĞİL

►Türkiye’deki ekonomik tabloya biraz daha yakından bakalım. Anlattığınız dünya sisteminin bir parçasıyız ama kendimize özgü sorunlarımız da var. Siz Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’de ekonomik ve siyasi problemlerin yanı sıra büyük belirsizlikler var. Bunlar çok fazlalaştı. Belirsizlikler, krizin çözümlenmesini daha da güçleştiren bir şey. Türkiye yasalara göre sosyal hukuk devleti. Ancak hepimizin bildiği gibi hukukun üstünlüğü tesis edilemediği gibi son zamanlarda da büyük erozyona uğradı. Erkler ayrılığı değil, erkler birliğine dönüşen bir sistem var bugün. Ama tabii krizin tam sebebi bu değil. Türkiye’deki krizi sadece hukukun üstünlüğünün olmamasıyla açıklayamayız. Dünya genelinde olduğu gibi Türkiye’de de bölüşüm politikaları sıkıntılı. Dünyadaki kriz dinamikleri burada da geçerli. Neoliberal modelin IMF ve Dünya Bankası eliyle ilk uygulandığı ülkelerden biri Türkiye. 1970’lerde ithal ikameci modelin ne kadar kötü olduğuna dair yapılan çalışmalardan biri Türkiye üzerineydi. Türkiye kötü olma konusunda örnek olarak gösterilen ülkelerden biriydi. Sonradan Dünya Bankası’nın baş ekonomisti Anne Krueger’ın 'The Political Economy of the Rent-Seeking’ adında çok ünlü bir makalesi vardır. Yani ‘Rant Peşinde Koşmanın Ekonomi Politiği’. Korumacı sistemle rantlar yaratıldığı ve bu yüzden de Türkiye gibi ülkelerin çok iyi bir büyüme süreci yakalayamadığı iddia edilir. İddia edilir diyorum çünkü sonradan, rant peşinde koşmanın ekonomi politiğinin sadece ithal ikameci sistemle ilgili olmadığı anlaşıldı.

Türkiye’de 80’den sonraki politikalarla, o zamana kadar yine devlet eliyle yaratılmış olan kapitalist sınıfa daha rakip olabilecek yeni bir burjuvazi güçlendirildi. Bunların bir kısmına ‘Nurjuvazi’ de diyebiliriz. Fakat hepimizin bildiği gibi, bu dışa açılma sürecinden sonra Türkiye’ye özellikle 2000’li yıllarla birlikte dış sermaye gelmeye başladı. Ama bu gelen sermaye ve kredi söylendiği gibi betona gömüldü. Herkes krediyle bir sürü şey aldı, kredi kartları doldu. Sefahat devri yaşandı. Tabii ki bu sürdürülebilir değildi. Bu yıllarda az önce bahsettiğim kimlik politikalarıyla birlikte yeni bir kapitalist katman ortaya çıkardı.

►Burada AKP’ye yakın İslamcı burjuvaziden söz ediyorsunuz…

Evet ama sadece onlar değil. İdeolojik anlamda İslamcı olmayıp bu politikalardan yararlananlar da vardı.

Bunun sürdürülebilir olmamasının nedeni ise inşaat odaklı olmasıydı. Ülkede uzun vadede kırılganlık arttı. Siz IMF’ye olan borcunuzu ödemiş olabilirsiniz ama özel sektörün borcu ne olacak? Dış borç da şişti. Çünkü döviz üretemiyorsunuz. Konutları belki yabancılara satarsınız ama bu uzun ömürlü olmuyor ve olmadı.

Ayrıca bir sürü ürün konusunda “Biz bunları dışarıdan daha ucuz ithal ediyoruz. İthal etmeye devam edelim” söyleminin sonunda bir gün görüldü ki masadaki bütün yiyecekler dışarıdan gelmiş. Üstelik Türk Lirası değer kaybettikçe bunların fiyatları da fahiş şekilde artıyor. Ben ilkokuldayken yerli malı haftası yapılırdı. Türkiye’nin kendini doyurabilen 7 ülkeden biri olduğu sık sık söylenirdi. Bu bizim hafızalarımıza işlenmiş bir şeydi. Şimdi ise biz üretim anlamında kendini doyuramamanın ne olduğunu maalesef çok iyi öğrenmek zorunda kaldık. İnsanlara bazen “Sanane dolar kurundan? Ekmeği dolarla mı alıyorsun?” söylemi de artık işe yaramamaya başladı. Çünkü siz soğan, patates olmak üzere her gün yenen şeyleri ithal ediyorsanız, her şeyi dolarla alıyorsunuz demektir. Bu da tabii o neoliberal düzenin ya da neoliberal söylemin getirdiği bir şey. Çünkü Çinliler de belki o neoliberal söylemin açtığı yoldan yararlandılar ama onlar üretime ve teknolojik gelişmeye önem verdiler. Yani rekabetlerini ilelebet böyle düşük ücretlerle değil, teknoloji liderliğinde öne çıkarak yapmayı hedeflediler. Biz ise betona, inşaata yöneldik. Bu birtakım insanların servetlerini patlattı. Süreç içinde yoksul insanların da yardımlarla rızası alındı. Ama tabii bu kadar çok insana yardım yapmak bir övünç meselesi olmamalı. Bunu sadaka değil de insanların hakkı olarak görsek; insanların sadece ve sadece insan olduklarından bunu hak ettiklerini düşünsek bile şöyle de bir soruyu sormamız lazım: İlelebet büyük kitlelere yardım ederek sürdürülebilir bir ekonomik model üretebilir misiniz? Böyle bir ekonomik model olmaz. Tabii ki ihtiyacı olan insanlara yardımlar verilmeli ve desteklenmelidir. Ama daha öncelikli olarak onlara üretim ve istihdam imkânları sağlamak hedef haline getirilmelidir. Kısa vadeli olarak insanlara yardım yapılacaksa da, bunlar sadaka olarak değil, insanlara hak olarak verilmeli. Ama işte bu bizde böyle olmadı. Öte yandan bu süreçte sermayelerini büyütenler de varlıklarını yurtdışına çıkarıyorlar. Bu şartlarda Türkiye’ye sermaye gelmez diye düşünülüyor ancak burada önemli olan sadece dışarıdan sermaye gelmesi değil, ayrıca içerideki sermayenin dışarı çıkması da önem taşıyor. Bunlar hem sosyal hem de ekonomik dengesizlikleri gösteriyor bize.

ÖNCE İSTİHDAMI ARTIRICI POLİTİKALAR BENİMSENMELİ

►İşsizliğe sıklıkla vurgu yaptınız. Bu sorun nasıl bir ekonomik perspektifle çözülebilir?

İşsizlere bakınca, kadınların erkeklerden daha ağır sorunlar yaşadığını görüyoruz. Genç işsizleri incelediğimizde de işsiz genç kadınların işsiz genç erkeklere göre daha fazla olduğu gözümüze çarpıyor. Geniş tanımlı işsizliğe baktığımızda, sayı 8 milyona yaklaşıyor.

Şimdi bu nasıl çözülür diye düşünürsek… Bir kere odak olarak istihdamı artırıcı programlar belirlemek lazım. Makro planda da istikrar önemli ama üretim sahaları geliştirilmeli. Ekonomi inşaat odaklı olarak gelişti. Böyle olunca ne oldu, tarımı bitirdik. Mercimeği ve samanı ithal etmek herkesi şaşırtıyor. Daralan tarım sahaları tekrardan canlandırılmalı. Kentsel tarım da desteklenmeli. Ulaşım maliyetleri de çok yüksek olduğu için, pazara daha yakın yerlerde üretimi teşvik etmek gerekli. Bu aynı zamanda ekolojik bir önlemdir. Daha sürdürülebilir, organik tarımı da unutmamak lazım. Çiftçilere olan destek yasalarda var ama bunları uygulamak lazım.

Bu bağlamda sadece tarıma değil, saniyeye de ağırlık vermeniz önemli. Doğayla ve canlılarla barışık bir sanayi sistemi geliştirilmeli. Bu da planlama gerektirir. Son olarak 11. Ekonomik Plan sunuldu ve kabul edildi. Ama benim planlamadan anladığım daha düzgün ve ciddi programdır. Planlama 3-5 kişi tarafından yapılan teknik çalışmalarla değil, daha katılımcı yöntemlerle yapılır. İnsanların talepleri göz önüne alınmadan ekonomik planlama yapılmaz. Sonra zaten yapılan planlar da tutmuyor.

Özetle bizim yeniden kendimizi doyuran ülke haline gelmemiz şart. Ülkelerin kendine yetebilmeleri uluslararası anlamda da çok önemli. Ticaret politikalarımız da bu yeterliliğe uygun olmalı; daha doğrusu bu yeterliliği destekleyebilmeli. Siz sadece dünyaya kahve ihraç edip bütün yiyecek maddelerinizi dışarıdan alırsanız, ki sömürgecilik düzeni budur; her sömürge bir şeyi üretir, durum şimdiki gibi vahim olur, o zaman dünya üzerindeki büyük dalgalanmalara kapılıp büyük risklerle karşılaşırsınız.

Türkiye’nin ekonomik problemlerini anlatınca, “Derdim çoktur hangisine yanayım” gibi oluyor. Ama bu bizi karamsarlığa itmesin. Çünkü dertlerimizin ne olduğunu bilmezsek derman bulamayız. Kimse de bize derman olmaz zaten. Kendimiz çözeceğiz hepsini. Kafa kafaya vermekten başka çare yok.

utah-universitesi-nden-prof-dr-nilufer-cagatay-abd-nin-yaptirimlari-uzun-vadede-dolara-zarar-verir-616683-1.ALTERNATİF PARALAR DEVREYE GİREBİLİR

►S-400 meselesine de girelim. Rusya’dan S- 400 alımı nedeniyle ABD’nin Türkiye’ye bazı yaptırımlarda bulunacağı konuşuyordu. Şimdi tartışmalar biraz daha duruldu gibi. Siz ABD kamuoyundaki tansiyona da hakimsiniz. Bu noktada Washington ne tür kararlar alabilir; olası ABD yaptırımları Türkiye ekonomisinde nasıl sonuçlar doğurabilir?

ABD kanununda 12 adet yaptırım şekli var. Atıyorum 5’inin Başkan Trump tarafından seçilip uygulanması gerekir. Sistem böyle işler. Amerikan bankacılık sistemini kullandırtmamak Türkiye için vahim bir yaptırım olur. Ama bunun yanında daha düşük seviyeli yaptırımlar da var. Bu yaptırımlar gerçekten uygulanacak mı, uygulanmayacak mı, kimse pek bunu bilmiyor. Trump sanki yaptırım taraftarı değil gibi duruyor. Kongre’de de hem Cumhuriyetçiler hem de Demokratlar yaptırım için baskı yapıyorlar. Trump’ın da hiçbir dediğine güvenilmez. Bugün dediğinin ertesi gün tersini söylüyor ve hiçbir gerekçe de göstermiyor. Ayrıca ABD devletinde hiçbir zaman tek güç odağı olmadı. Bazı odaklar jeopolitik olarak Türkiye’nin çok önemli olduğunu düşünüp her ne kadar varlığı sorgulanıyor olsa da NATO’yu parçalamamaya dönük bir anlayışa sahipken, bazı odaklar ise S-400 alımı nedeniyle Türkiye’ye sert bir mesaj verilmesi gerektiğini savunuyor. Trump’ın destekçilerinden biri olan Cumhuriyetçi Senatör Lindsay Graham, “S-400’ü aktive etmezseniz sorun olmaz” gibi bir açıklama yaptı. Bu da uzun süredir tartışılıyor. Bir çözüm olarak sunuluyor. Çünkü Türkiye’yi “kaybetmek” istemiyorlar ancak bence mesaj da yollamak istiyorlar. Fakat bunu nasıl yollayacakları henüz netlik kazanmış değil.

►Bu gibi gerilimler, hem Türkiye açısından hem de genel anlamda, ABD’nin dünya sistemindeki konumunu ve doların ağırlığını nasıl etkiler?

Bu tür yaptırımlar, doların dünya ekonomisindeki varlığına da uzun sürede zarar verecek bir şey. Çünkü siz ikide bir, “Ben buranın kabadayısıyım. Bu finansal sistemi ben kontrol ederim. Eğer benim dediklerime uymazsanız size yaptırım uygularım” diye ortaya çıkarsanız, o zaman dolara alternatif olarak başka para birimleri rezerv olarak kullanılmaya başlanır. Zaten bunu da yapmaya çalışıyorlar, Çinliler, Ruslar falan… Dünya genelinde doların önemini azaltacak para birimleri kullanmak istiyorlar. Çünkü devletler, ABD’nin sıkıştırmaları karşısında, “Ticaret yapamayız. Sermaye akışı olmaz” gibi gerekçelerle alternatif para birimlerini devreye sokarlar.

Yaptırımlar kısa dönemde kısa dönemli ideolojik/politik pozisyonları besliyor. ABD’nin ekonomideki “patron” kimliği pekişiyor. Bir süre için de yavaşlama sağlanabilir. Mesela şu an Çin ekonomisinde bir yavaşlama var. Ancak bu uzun süreli düşündüğümüzde zekice bir patron olma şekli değil. Böyle olursa, o zaman bazı konularda ihtilaflı olan ülkeler, birleşip bazı konularda daha başka bir sistemin finansal konularda altyapısını oluşturmaya başlarlar. Zaten oluşturmaya da çalışıyorlar.