Adalet talebi emek talebi ile birleşmeli
Ekonomist Prof. Dr. Özgür Orhangazi, ekonominin çoklu krizlerle savruluşunu değerlendirdi. ‘‘Liberal demokrasinin sonu’’ diyen Orhangazi hak, hukuk, adalet talebinin emek yanlısı bir ekonomik programla birleştirilip toplumsallaştırılması ihtiyacının önemine dikkati çekti.

Havva Gümüşkaya
havvagumuskaya@birgun.netTürkiye ekonomisi uzun dönemdir çoklu krizlerin aynı anda yaşandığı bir ekonomik yapı içerisinde. Neoliberal politikaların yarattığı yıkım, gelir adaletsizliği ve finansallaşmanın yol açtığı ekonomik darboğaz, geniş halk kesimlerini yoksulluğa sürüklüyor. Ekonomi yönetimi her ne kadar ‘rasyonel zemine geçiş’ söylemini öne çıkarsa da uygulanan politikalar emekçilerin sırtındaki yükü ağırlaştırıyor. Tüm bunların üzerine, küresel ve yurt içi siyaset sahnesinde yaşanan gelişmeler ekonomik dengeleri daha da kırılgan hale getiriyor.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yönelik operasyon siyasi gerilimi tırmandırırken Şimşek’in sıcak para için ikna etmeye çalıştığı yabancı yatırımcının güveni, yeniden sarsıldı. Haziran 2023’ten bu yana uygulanan politikalar sil baştan oldu.
Prof. Dr. Özgür Orhangazi ile neoliberalizmin etkilerinden Türkiye ekonomisinin geleceğine uzanan kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik. Orhangazi, Türkiye’nin ekonomik gidişatını, küresel ekonomiyle olan ilişkisini ve mevcut politikaların toplum üzerindeki etkilerini ele aldık.
İkinci Trump dönemi ve Ticaret Savaşları gündemine nasıl bakmak gerekir? ABD emperyalizmi ve Trump’ın bu ikinci dönemi dünya açısından ne ifade ediyor?
Trump ikinci kez başkanlık koltuğuna oturduktan sonra hızlı bir biçimde gümrük vergilerini devreye soktu. Çin’e yönelik ticaret savaşlarının başlangıcı aslında Trump’ın birinci dönemine denk geliyor.Bunların önemli bir kısmı Biden döneminde de devam ettirildi. Mart başından bu yana,Çin’den yapılan tüm ithalata %20’lik bir gümrük vergisi devreye sokuldu. Burada şu var zaten: ABD çoktandır Çin’i ekonomik egemenliğini tehdit eden bir unsur olarak görmekte ve buna göre planlar yapmakta. Fakat Trump’ın hem tarzının farklılığı, hem de Kanada, Meksika gibi müttefik ülkelere de gümrük vergileri getirmesiyle esasında karşı karşıya bulunduğumuz şey, uzunca bir süredir dünya ekonomik düzeninin temel düsturu sayılan serbest ticaret döneminin de sonuna geldiğimiz açıkça gözüküyor.

Trump’ın uyguladığı politikalar ABD kapitalizminin ve ABD hegemonyasının açmazlarını, sorunlarını, dinamiklerini yansıtıyor. Ana hat olarak belirlenen şey ise ABD sermayesinin ve ABD’nin çıkarlarının her ne pahasına olursa olsun öncelenmesi olarak ortaya çıkıyor. Bu amaç doğrultusunda, gerekirse Avrupa’dan uzaklaşılabilecek, gerekirse Rusya ile yakınlaşılabilecek bir Amerikan yönetimiyle karşı karşıyayız. Bu anlamda bir yandan da uzunca bir süredir savunulan liberal demokrasi döneminin de sonuna gelindiği ilan edilmiş oluyor. Geçenlerde The Economist dergisinin yazdığı gibi; Trump esas olarak güç, tehdit ve gizli anlaşmalarla uluslararası kuralları ve hukukun yerine yeni bir emperyalist rekabet ve yayılmacılık dönemine işaret ediyor. Dolayısıyla kısa vadede iki eksen ortaya çıkacak gibi gözüküyor. Birincisi bunlardan ABD’li dev teknoloji şirketlerinin çıkarlarının içeride ve dışarıda öne çıkması olacak. İkincisi de ABD’nin uzunca bir süredir aşınan ekonomik ve sinai gücünün arttırılması gibi bir yaklaşım ortaya çıkmış durumda. Aynı zamanda tabii ABD içerisinde de ciddi bir deregülasyon arzusu var. Kalan tüm regülasyonların, tüketici koruma düzenlemeleri, iş güvenliği düzenlemeleri, yolsuzluk karşıtı düzenlemeler, finansal sektör düzenlemeleri gibi düzenlemelerin de ortadan kaldırılmasını talep eden bir grup var Trump’ın arkasında. İşte ABD sosyal güvenlik sisteminin tasfiye edilmesini talep eden bir grup var. Dolayısıyla dışarıda bir emperyalist tekelci rekabetin yoğunlaştığı, içeride de bu tip düzenlemelere, sosyal harcamalara karşı politikaların devreye gireceği bir dönem var gibi gözüküyor önümüzde şimdilik.
Dünyanın agresif ticaret politikalarına yöneldiğini söyleyebilir miyiz?
Tam olarak ne olacağını öngörmek mümkün değil ama tüm bunlar kaçınılmaz olarak dünyanın geri kalanında da çeşitli etkilere ve tepkilere yol açacak. Örneğin; ABD’nin Avrupa savunmasına verdiği desteği geri çekiyor olması Avrupa’yı daha şimdiden çok hızlı bir dönüşüme, bir silahlanma çabasına yönlendirdi bile. Bir anlamda da aslında Avrupa’nın uzunca bir süredir tökezleyen, verimliliğini artırmayan ekonomileri için Trump güçlü bir destek de sunmuş oldu dolaylı yoldan. Orada böyle bir şeyi, bundan önceki dönemde olmayacak bir şeyi tetikleyerek. Dolayısıyla daha agresif tarafların, büyük şirketlerin birbirinin gücünü test ettiği, edeceği, daha sert bir rekabet dönemine giriyor olabiliriz.
Erdoğan uzun zaman sonra ilk kez AB üyeliğini gündeme getirdi. Türkiye, yeniden AB’ye mi yöneliyor?
Türkiye’nin tabii bu dalgalanmalardan etkilenmemesi mümkün değil. Bir kere küresel belirsizlik çok fazla arttı. Buna karşı pozisyon almak durumunda. Dolayısıyla Türkiye yönetimi bir yandan Trump’la arasını iyi tutmak isteyecek. Onun gazabına birinci döneminde uğramış bir ülke olarak bir kez daha aynı şeye maruz kalmak, birtakım yaptırımlara uğramak istemeyecek. Fakat bir yandan da en büyük dış ticaret pazarı olması itibarıyla da Türkiye ekonomisi açısından çok büyük önem taşıyan Avrupa’yla yeniden yakınlaşmanın yollarını arayan bir Türkiye ortaya çıkacağı benziyor.
Biraz daha geniş baktığımız zaman belirleyici olacak şeylerden biri; bu ortamda, üretim zincirlerinin nasıl şekilleneceği, lojistik üslerinin konumlarının nasıl yeniden değişeceği, uluslararası ticaret rotalarının nasıl şekilleneceği çok önem kazanacak. Dolayısıyla hem Türkiye’nin de devlet olarak, hem sermayesi olarak bulunduğu konumda buna uygun pozisyon almak için çabalar sarf edeceğe benziyor. İlk olarak AB ile yeni bir yakınlaşma süreci olasılığının ortaya çıkmasıyla gördük. Bunun devamı gelecektir çeşitli alanlarda, diye tahmin ediyorum.
Dışarıda daha agresif, sert politikalar, ticarete yönelik ciddi yaptırımlar söz konusuyken yurt içindeki uygulanan ekonomi politikaları burayla uyumlu mu?
Türkiye’nin ortada doğru düzgün somut araçları, hedefleri, mekanizmaları, yol haritası belli bir enflasyonla mücadele programı yok. Program olarak tanımlanabilecek Şimşek’in görev başına geldiğinden beri yaptığı şey, faiz oranını enflasyon oranının üzerinde tutmak, TL’deki değer kaybını ise enflasyonun altında tutmak. Uygulanan tek politika bu. Yani ekonomiyi TL’nin reel değerlenmesiyle stabilize etmeye çalışmak. Bu ne anlama geliyor? Bir yandan uluslararası finansal sermayeye yüksek getiri sunma anlamına geliyor. Dolayısıyla da dış sermaye çekilebildiği müddetçe de hem kur üzerindeki baskı azalıyor. Kurdaki yükselişin yavaş olması, istikrarlı olmasıyla da ithal girdi fiyatlarının artışının kontrol edilmesi amaçlanıyor. Enflasyon hedefleri açısından bakıldığında Şimşek programının başarısız olduğu açık. Ama diğer taraftan baktığımız zaman da 2023 seçimlerinden sonra ekonomiyi devraldığında döviz dengesi açısından bir ödemeler dengesi krizinin eşiğinde bir ekonomi vardı. Şimşek’in hem kendi kredibilitesi kullanılarak hem yüksek faizlerle bir döviz girişi sağlandı ve içerideki dolarizasyon bir miktar geriletildi. Fakat ikinci unsur, esas önemli unsur, Nebati döneminde yüksek enflasyonla yaşanan bölüşüm şoku, Şimşek döneminde de enflasyonu düşürme bahane edilerek devam ettirildi. Yani işte ücretlerdeki, emekli aylıklarındaki, kıdem tazminatlarındaki gerileme devam ettirildi. Örneğin geçen sene İstanbul Ticaret Odası verilerine göre yüzde 50 civarında olan yıllık enflasyona rağmen asgari ücrete sadece yüzde 30 artış yapılması ve bunda da enflasyonla mücadelenin bahane edilmesi bunun bir göstergesiydi.
Şimdi değişen küresel koşullarda bu politikaları ne kadar devam ettirebileceklerini de uluslararası finansal gelişmeler belirleyecek. İçeride zaten yüksek faizler ve TL’nin değerlenmesi birçok işletme için sorunlar yaratmaya başladı. Dolayısıyla faiz indirimleri de yavaş yavaş gündeme gelmeye başladı. Bir yandan içerideki o dengeyi korumaya çalışmak, bir yandan da yurt dışından sürekli bir sermaye girişi çekmeye çalışmak arasındaki çelişkiye yeniden döneceğiz. Bu anlamda Türkiye’nin en büyük riski aslında uluslararası ekonomide oluşabilecek şoklara karşı duyarlı olacağı bir dönemden bahsediyoruz en azından kısa vadede. Ciddi bir finansal genişleme döneminin olmadığı şartlarda bu Şimşek politikalarının uygulanmasında da çok kısa bir süre sonra, belki bir çeyrek, belki iki çeyrek sonra sona geleceğimiz kanaatindeyim.
Türkiye kronik olarak cari açık veren bir ülke olduğu için, kronik olarak dış ticaret açığı veren bir ülke olduğu için sürekli sermaye girişine, dış sermaye girişine ihtiyaç duyuyor. İktisatçılar, buna cari açığın finanse edilmesi diyor. Çok doğru bir kavram olmasa da dış sermaye girişi olmadan cari açık finanse edilemez anlamında. Dolayısıyla Türkiye’nin bu kırılganlığını ortadan kaldıran herhangi bir politika çerçevesi ya da kaldırmaya çalışan herhangi bir politika çerçevesi ortada yok.
Kırılganlığa karşı yapılan en büyük politika Merkez Bankası’nın mümkün olduğunca elinde döviz biriktirmeye çalışması, döviz rezervlerini arttırması ki böyle bir olayla karşılaşıldığında bunun kullanılabilmesi. Dolayısıyla kısa vadede böyle bir risk olmasa da orta ve uzun vadede kırılganlığın yüksek olması yeni sorunlar gündeme getirecek bir noktada.
Eğer büyük bir değişim ve dönüşüm dönemine giriyorsak Trump politikalarıyla, tabii bu dönemlerde yapılan analizlerin çoğu sonradan doğru çıkmayabilir. Yapabileceğimiz esas şey ana eğilimleri tespit etmek. Ortaya çıkan ana eğilim de sermaye birikim süreçleri açısından baktığımızda tekelci rekabetin, dünyadaki tekelci rekabetin devletlerin desteğinde yoğunlaşacağı ve aynı zamanda da bu yoğunlaşmayla birlikte bu rekabetin baskılarının da birçok ülkede içeride emek üzerine daha fazla yıkılacağı bir döneme giriyoruz gibi gözüküyor.
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması sonrasında piyasalarda oluşan belirsizlik ve siyasi istikrarsızlığın Türkiye ekonomisine olası etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Yatırımcı güveni, döviz kurları ve piyasa beklentileri açısından bu gelişme ne gibi sonuçlar doğurabilir?
Geçtiğimiz haftadan bu yana ortaya çıkan gelişmeler, uzunca bir süredir ısrarla vurguladığım şeyi görünür kılıyor. Türkiye ekonomisinin dış dengesi bozuk ve bundan ötürü de kırılgan bir yapıya sahip. Yapılan hesaplara göre 30 milyar dolara yakın bir miktarda müdahale ile kurdaki yükseliş şimdilik engellenmişe benziyor. Burada şunu da belirtmek gerekiyor sanırım: gençlerine, üniversite öğrencilerine hiçbir gelecek vadetmeyen bir ülke haline geldi Türkiye. Yüz binlerce öğrencinin, milyonlarca insanın hiç kimsenin beklemediği bir biçimde sokaklara döküldüğü bir ortamda bile halen yatırımcı güveni, döviz kurları, piyasa beklentileri açısından değerlendirmeler yapılmasını da açıkçası çok faydalı görmüyorum. Milyonlarca insanın işsiz olduğu, iş bulabilenlerin yarısının asgari ücrete mahkum kılındığı, emeklilerin sefalet ücretleriyle neredeyse ölüme terk edildiği, çiftçilerinin üretimden giderek uzaklaştırıldığı, doğasının, yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin acımasız bir biçimde talan edildiği bir ekonomik durumla uzunca bir süredir karşı karşıyayız. Sanki yatırımcı güveni yüksek olsa, kurlar stabil olsa bu durumdan çıkacakmışız gibi davranmaya gerek yok. Nebati programı da Şimşek programı da bu durumu değiştirmek bir yana daha da ağırlaştıracak sermaye yanlısı programlardı. Dolayısıyla hak, hukuk, adalet talebinin emek yanlısı bir ekonomik programla birleştirilip toplumsallaştırılması ihtiyacı halen önümüzde duruyor.


