birgün

13° PARÇALI BULUTLU

KÜLTÜR SANAT 07.11.2020 12:10

Aether, bir yıkımı doğa üzerinden anlatıyor

Aether, bir yıkımı doğa üzerinden anlatıyor

MUSTAFA DERMANLI / BOZCAADA

Tarihsel ve kültürel yıkıma uğrayan, 12 bin yıllık tarihi olan Hasankeyf belgesele konu oldu. Yönetmenliğini Rûken Tekeş’in yaptığı ‘Aether’ adlı belgesel sular altında kalan Hasankeyf’teki yıkımı anlatıyor.

Hasankeyf’ten göç etmek zorunda kalan insanların hikayesini anlatan belgesel, Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali’nin(BIFED) ana yarışma kategorisinde seyirci karşısında yer alıyor. 2 kasımda başlayan belgesel 8 kasıma kadar devam edecek.

15 belgeselin yer aldığı ana yarışma kategorisinde yer alan belgesel, diyalogsuz olmasıyla dikkat çekiyor. Tekeş, “Ben bu filmde kimsenin konuşmasını duymak istemediğime karar vermiştim, kurallardan bir tanesi buydu” diyor.

Rûken Hanım öncelikle kısaca sizi tanıyabilir miyiz?

Aslında ben son dört senedir film yapmaya başladım. Esasen insan hakları uzmanıyım. Yıllarca insan hakları üzerine çalıştım, hâlâ daha çalışmaya devam ediyorum. Açıkçası filmi insan haklarını, onun mesajını ve sorunlarını dile getirmenin güzel bir yolu olarak gördüğüm için işime bununla devam ediyorum.

aether-bir-yikimi-doga-uzerinden-anlatiyor-802162-1.

Filminiz Aether, BIFED’de gösteriliyor ve ana yarışma kategorisinde yer alan 15 belgesel arasındaki tek yerli yapım. Filminizde Hasankeyf’teki hem doğa ve yaşam yıkımını hem de tarihsel ve kültürel yıkımı farklı bir bakış açısıyla anlatmışsınız. Bu filmi yapmaya nasıl karar verdiniz?

Aether benim ikinci filmim. Bundan önce de bir kısa filmim var. Sadece insana ait haklar değil, doğanın kendi hakları da çok önemli. Dolayısıyla hem işimde hem de bu iki filmimde de bunları öne çıkarmaya özen gösterdim. Ama Aether’de özellikle artık insan faktörünün doğanın küçük bir parçası olduğunu vurgulayarak, doğanın kendini dile getirdiği, onun çevresinde dönen bir film yapmaya çalıştım. Bölgeyle ilgili uzun zamandan beri çalışıyordum ama çalışmalarım daha çok hak, hukuk boyutundaydı, bölgede yaşayanlar ve onların süreçleriyle ilgiliydi. 2016’nın sonunda resmi olarak artık barajın neredeyse bitmek üzere olduğu anons edilince açıkçası içgüdüsel bir tepkiyle yer sular altında kalmadan kayıt altına almak istedim. Filmin ilk çıkışı buradan oldu.

Hasankeyf, 12 bin yıllık kadim bir coğrafya aslında. Bu süreçte birçok yapı taşındı, insanlar evlerinden oldu ve orada bir coğrafya değişti. Taşınan yapılardan biri olan Zeynel Bey Türbesi’nin taşınmasını belgeselinize taşıdınız. Ben yapılan bu tip her çalışmayı aslında bir protesto biçimi olarak değerlendiriyorum. Belgeselinizde hiç diyalog kullanmadanoranın yaşamına ışık tutmak istediniz. Bu önceden planlanmış bir şeydi değil mi?

Aslında seyrettiğiniz belgeselde hiç bir şey planlı değildi fakat çekime gitmeden önce koyduğum bazı kurallar vardı. O kurallar çerçevesinde filmi çekmeye gittik. Ben bu filmde kimsenin konuşmasını duymak istemediğime karar vermiştim, kurallardan bir tanesi de buydu. Bu nedenle filmde konuşan kimseyi görmüyoruz. Arkadan bazen insan seslerini duyabiliyoruz ama orada konsantre olduğumuz şey; insanların konuşmasıyla orada yaşanan başka bir durum. Aslında filmde iki kişi konuşuyor ama ikisi de hem dilsiz hem sağır. İşaret dilini de kullanmadan tamamen vücut dili ile konuşuyorlar. Ben konuşmasız bir film çekeceğim, kimseyi konuşturmayacağım derken farklı zamanlarda tamamen şans eseri bu iki kişiyle karşılaştık. Onlarla iletişime geçtik, kendileri de duygularını filme aktarmak istediler. Ben hep evrensel dilde bir şey yapmak istiyordum, evrensel dil bu aslında. Biz duyularımızla, hislerimizle bir film çekelim derken bu çok hoş iki karakter ile tanışmış olmak çok büyük bir şans oldu bizim için.

Aslında belki de bir insanın sözleriyle, cümleleriyle anlatamayacağı açıklıkta bir anlatımdı o dilsiz berberin anlatımı. Ben o kısmı başa alıp bir daha izledim. Yani belki de bazı cümleler eksik kalırdı ama o amcanın anlatısı eksik kalmadı açıkçası.

Aynen öyle!

aether-bir-yikimi-doga-uzerinden-anlatiyor-802161-1.

Kendi adıma da o anlamda iyi bir deneyimdi. Sizin de bahsettiğiniz gibi bu belgeselde insan sesi yok ama doğanın, hayvanların, suyun, ağaçların, kurbağaların, tarlada çalışan insanların uzaktan gelen sesleri var. Rüzgârı, yaprakları, dalları bunların tümünü duyuyoruz. Bu aslında Hasankeyf'in sadece insana dair bir coğrafya olmadığını yaşamın birçok öznesinin orada barındığını da gösteriyor bize. Siz de bize bunu o anlamda iyi yansıtmışsınız.

Teşekkürler, tabi bu sadece Hasankeyf için geçerli bir şey değil. Hasankeyf üzerinden oldu belki ama bütün bu sesler, bütün bu yaşam döngüsü ve bütün bu varlıklar insandan öte ve varlar. Hatta insan bunun içinde küçücük. Biz kendimizi çok önemli ve büyük gördüğümüz için onların sesini artık duyamıyoruz belki de.

Peki, sizin Hasankeyf’e dair daha önce bir yakınlığınız veya oraya dair hissiyatınız, gidip gelmişliğiniz var mıydı? Yoksa bu haberi aldıktan sonra mı bu proje doğdu?

Biliyorsunuz Hasankeyf, “on andoff’’ dediğimiz bazen devam eden bazen bir anda duran bir proje. Çünkü yatırımcılar, yatırımcı ülkeler projeden çıkıyor, proje duruyor sonra bir daha başlıyor... Orada yaşanacak potansiyel kültürel kayıp, tarihsel kayıp, epidemik yaşam hali beni kişisel olarak çok ilgilendiriyordu. O yüzden yurt dışındayken de Türkiye’ye döndükten sonra da devamlı takipteydim. Birincisi zaten ben de bölge insanıyım. Diyarbakır’da doğdum, babam Silvanlı, annem Mardinli. Hasankeyf, bu üçgenin ortasında. Dolayısı ile hem çocukluğumda çok iyi bildiğim bir bölge hem de bu konuyu çok takip ettiğim, sık sık gittiğim bir bölge. Yani oraya aşinayım ve durumları yakından takip ediyordum... Hatta benim için o kadar önemli ve değerli ki ilk kısa filmimin konusu Hasankey’te geçmediği halde orada çektim.

Aslında başka bir filme hazırlık yaparken bir anda barajın bitimine dair gelen resmi söylem üzerine burası yok olmadan kayıt altına almak istedim. Çünkü bütün bunların dışında yani bölge insanı olmam, oraya çok gidip gelmem, durumla yakından ilgilenmem dışında bireysel seviyede de Hasankeyf benim için çok özel. Oraya gittiğimde başka bir şey hissediyorum. Yani biraz belki mistik diyebileceğim tam tarif edemeyeceğim bir duygu haline sokuyordu beni. Hâlâ daha sokuyor. Düşüncesi bile! O hali bir daha yaşayamama paniği aslında beni bu filmi çekmeye yönelten şeylerden bir tanesi. Şunu biliyorum birçok film yapan arkadaşımız zaten Hasankeyf’i çektiler, çekiyorlar ama ben benim için bir şey yapmak istedim. Benim için başlayan ama sadece benim için olmayan o haliyle göremeyecek, tadamayacak insanlarla da paylaşabileceğim bir şey yapmak istedim. Aslında çıkışı tamamen bununla ilgiliydi.

Bu tip yapımlarda aslında yönetmen ön planda oluyor ama arkada bir ekip de var. Onların da emeğini analım istiyorum. Nasıl bir ekiple çalıştınız? Biraz anlatabilir misiniz?

Öncelikle ben bütün filmlerde bir yönetmenin tek başına başarısı olduğunu inanmıyorum. Bu tamamen bir ekip işi. İster kurmaca ister belgesel ister kısa olsun inanılmaz bir ekip işi var. Ekipte herhangi bir şeyin aksaklığı ya da özensizliği bütün filmi etkiliyor. Bu vesileyle sizin de huzurunuzda bütün ekip üyelerine bir kez daha çok teşekkür ediyorum.Aether filminde çok güzel ve çok uyumlu bir ekiple beraber çalıştık.

Peki,Hasankeyfte taşınan son yapı Zeynel Bey Külliyesi miydi?

Hayır, ondan sonra da bir şeyler taşındı. Şansımıza ben filmi çekmeye karar verdikten sonra Zeynel Bey Türbesi’nin taşınma planları konuşuluyordu. Belki gittiğimiz zaman denk gelir ve biz de çekebiliriz diye türbenin taşınma tarihini öğrenmek istedim. Ona göre çekim günlerimizi planlamayacaktık, plansız bir şey yapıyorduk ama insan yine de öğrenmek istiyor. Fakat güvenlikten dolayı Zeynel Bey Türbesi’nin ne zaman taşınacağı belli değildi. Tesadüfen biz uçaktan indikten bir iki saat sonra Kültür Bakanlığı’ndan ertesi sabah türbenin taşınacağı haberini aldık. Bize çok güzel bir hediye oldu. Bildiğim kadarı ile Zeynel Bey Türbesi’nden sonra Yeni Hasankeyf’e üç dört şey daha taşındı. Zeynel Bey’in önemi şuydu: Tarihte ikinci kez bu kadar büyük bir yapı yerinden kesilerek tekerlerle taşındı ve başka bir yere oturtuldu. Dolayısıyla biraz tehlikeli de bir tanışmaydı.

Geçtiğimiz yıllarda her sene festivale Hasankeyf’le ilgili filmler geliyordu. Bu sene de sizin belgeseliniz geldi ancak Hasankeyf sular altında kalıyor ve artık yok oluyor. Hasankeyf’le ilgili son belgeseli sizin çekmiş olabileceğinizi hiç düşündünüz mü?

Düşünmedim. Umarım öyle olmaz ama tabii artık yok...Ben 2017’nin temmuz ortasında bitirdim çekimlerimi ve o dönem hâlâ çeken arkadaşlar vardı. Ama biz çekimleri bitirdikten birkaç hafta sonra bölgenin çok büyük bir alanına çekim yasağı geldi. Sadece çok küçük bir alanda çekime izin veriliyordu. Bütün bölgeyi çekebilmek adına biz son şanslı insanlardanız. Ama Zeynel Bey Türbesi’ni profesyonel olarak çeken tek ekibiz diye biliyorum. O gün sadece basın yayın kuruluşlarından çekim yapan arkadaşlar vardı.

Son olarak filminiz BIFED haricinde başka festivallere de katıldı ve katılmaya da devam edecek diye biliyoruz. Bunlardan da kısaca bahsedebilir misiniz?

Çok uzun, güzel bir listemiz var. Bu filmi yaparken bir şey bekleyerek yapmadık. Beklediğimiz tek şey yani amaç bir şey paylaşmaktı. Geri dönüşlerin bu kadar pozitif olması ve insanların onlarla paylaştığımız şeyleri hissetmeleri çok güzel oldu. Birçok festivalde, İsviçre'de çok saygıdeğer bir belgesel festivali olan VisionsduReél de gösterimde.Ayrıca sadece belgesel festivallerinde değil kurmaca belgesel festivallerinde de normal festivallerde de kurmacalarla yarışan bir film. O da bizim için çok hoş oldu, beklemediğimiz bir şeydi. Açıkçası filmi yaparken hangi kategoriye koyacağımı ben de bilmiyordum. Kurmaca elbette değil ama belgesel demek de başka bir şey. Ben bir akış çektim. O akış neyse o. Bir film bence bu ve onu bir kategoriye koymak zor geliyor. Deneysel yapılmış bir akış ve dolayısıyla belgeselden tutun kurmacadan deneysel film festivallerine ekolojiden bunla hiç alakası olmayan mimarlık film festivallerinde yarışıyor. Daha yeni Rotterdam’da dünyanın en büyük mimari film festivalinde ana seçkisindeydik. Bunun gibi çok büyük bir yelpazede filmin uluslararası dolaşımı devam ediyor. Türkiye’de de çok fazla festivale gittik. BIFED’de olmak ayrıca güzel çünkü bu konuda bizim anlatmaya çalıştığımız işi yapan festival sizsiniz. Çok mutluyuz

Bu kadar çok festivalde olması sizin için büyük bir onur büyük bir gurur. BIFED 2020’de ana yarışma kategorisindeki tek yerli yönetmenle konuşmak benim için de ayrı bir gurur oldu. Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Festival seçici komitesine bu ana yarışmaya bizi de aldıkları için çok teşekkür ederim. Türkiye’den seçilen tek film olduğumuzu bilmek beni ve ekibimi çok mutlu etti. Söyleşiniz ve ilginiz için çok teşekkür ederim.

Neden BirGün?

Bağımsız bir gazete olarak amacımız, insanlara hakikati ulaştırarak ülkede gerçek bir demokrasi ve özgürlük ortamının yeşermesine katkı sunmak. Bu nedenle abonelikten elde ettiğimiz geliri, daha iyi bir gazeteciliği hayata geçirmek, okurlarımızın daha nitelikli ve güvenilir bir zemin üzerinden bilgiyle buluşmasını sağlamak için kullanıyoruz. Çünkü banka hesabını şişirmek zorunda olduğumuz bir patronumuz yok; iyi ki de yok.

Bundan sonra da yolumuza aynı sorumluluk bilinciyle devam edeceğiz.

Bu yolculukta bize katılmak ve bir gün habersiz kalmamak için
Bugün BirGün’e Abone Ol.

BirGün; seninle güçlü, seninle özgür!

BirGün’e Destek Ol