Google Play Store
App Store

Ahmet Levendoğlu 50 yıldır tiyatroya emek veren bir isim. Yaşamının en önemli bölümünü sanata adayan Levendoğlu “Sanat egemenin gücüne karşı koyabilecek bir engeldir” diyor

Ahmet Levendoğlu: Yaşadığımız ülkede Cumhuriyet yıkılmayacaktır!

ÖZLEM ÖZDEMİR @ozlemozdemir

Tiyatroya adanmış bir ömür… Eğitmenlik, oyunculuk, çevirmenlik, yönetmenlik… Ahmet Levendoğlu meslek hayatında 50. Yılını kutluyor. Kurduğu Tiyatro Stüdyosu ise 25. Yılında. Tiyatromuza sayısız insan yetiştirmiş, hayatındaki pek çok şeyden vazgeçecek kadar mesleğini sevmiş… Geçtiğimiz günlerde 50. Yılı o sürede hayatından geçen insanlarla birlikte kutlandı, o insanların içinde kimler yok ki… Biz de bu vesileyle Ahmet Levendoğlu ile onun ve Türkiye’nin elli yılını konuştuk

Fotoğraf: GÜLAY YİĞİTCAN

Meslek hayatınızın 50. Yılını kutluyorsunuz. Geriye dönüp bakınca neler hissettiriyor?

Karmaşık duyguların içinden birini öne çıkarmak ne denli doğru olur bilmiyorum. Gene de şunu söyleyeyim: 70 yaşımı, tiyatroda 50. yılımı ve yönettiğim topluluğun (Tiyatro Stüdyosu) 25. yılını kutlamak için bir gece düzenlendi. Katılan 100’ün üstünde kişinin önemli bölümü eski öğrencilerimdi, çeşitli dönemlerden, okullardan. 1971 – 2009 yılları arasında 10 ayrı eğitim kurumunda, sonradan mesleklerinde üst düzey yerlere gelen çok sayıda öğrencinin yetişmesine katkıda bulunmuş olmak… Sanırım bunun kıvancı en ağır basan duygu oluyor.

İnsan yetiştirmek hayatınızda en önemli değerlerden biri sanırım?

Kuşkusuz. O gece bir çok öğrencimin bunu dillendiren anlamlı konuşmaları göğsümü kabarttı. Ayrıca bunun en önemli değerlerimden olduğunu bana bir kez daha anımsattı.

Peki, sizi mutlu eden bir elli yıl mıydı?

Büyük zorlukları, engelleri kenara koyarak konuşabilmek olanaklı değil tabii ki. Yaşadığımız ülkede tiyatro yapmayı sürdürebilmenin bile ne anlama geldiğini, ne dehşetli bedeller ödenmesi gerektiğini, tiyatroyla biraz ilişkisi olanlar bilir. Düpedüz delilik diyenler de var, ki pek yanlış değildir. 50 yıl boyunca böyle bir uğraşı sürdürebilmek elbette yıpratıcı, ezici.

Neden vazgeçmediniz?

Çünkü yaşamımın bütün uzantılarını belirleyen şey o oldu. Öyle ki sevdiklerimle, yakınlarımla birlikte olmamın, gezip görmemin, giderek okumamın bile sınırını çizen o oldu. Ne var ki her şeye karşın tiyatro beni insan olarak besleyen, geliştiren, yaşamı kavramama neden olan eşsiz bir varlık. En büyük gönül borcum onadır. Bir de şu var: Tiyatro Stüdyosu’nu Zuhal (Olcay) ve Haluk (Bilginer)’la başlattığımızda tabii ki uzunca yaşamasını diliyorduk. Şu kadar yıl sürecek diye bir şey söylenemiyor. Ama yıllar ilerledikçe dönüp baktığında, 10 yıl geçmiş, 15’lere, 20’lere vardırmak da sorumluluğumuz değil mi, diye soruyorsun kendine, işte böyle böyle sürüyor.

Sorumluluk burada anahtar kelime sanırım?

Yaşama karşı sorumluluk sahibi bir insan olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim.

Titizlik, meslek ilkelerinden vazgeçmemek sizinle ilgili en çok söylenen tanımlar. Yaşadığımız toplumdaki bu kavramların karşılıklarını nasıl değerlendirebilirsiniz?

Yalnız titizlikle kalsa iyi. Kusurluluğu kabul edemeyen biri olunca yaşam daha da zorlaşıyor. Yaşadığım toplumda yaptığım işlerin karşılığını ne denli alabiliyorum? Bunun kaçınılmaz olarak yanıtı şu: Bu ölçü her geçen yıl azalıyor, ne yazık ki. Ama bunun tersini gösteren bir durumu da unutmamalıyım: O da az önce değindiğim, öğrencilerimin beni kıvandıran başarı tablosu.

Neden azalıyor sizce?

Yaşadığımız ülkenin durumu diye tek bir tümceyle anlatılabilir, sanıyorum.

Sanatsal açıdan Türkiye’de neler değişti?

Toplumun sanatla ilintisi zayıfladı ya da sanat artık toplumun içinde yaşamsal bir gereklilik olmamaya başladı, denemez. Sanatla toplumun ya da sanatla bireyin var olan alışverişi kendi kendine bozulmaz. Gevşeme ya da bozulma varsa onu belirleyen o ülkenin işleyen çarklarıdır. O çarkları döndüren egemenlerle sanatın ya da tiyatronun alışverişi çok şeyi belirleyebiliyor. Hele egemen, gücüne güç katmaktaysa. O çarkları yönetenlerin sanat alışverişi son yıllarda bozulmuş görünüyor. Özüne inersek, sanat çok güçlü bir silahtır, egemenin gücüne karşı koyabilecek bir engeldir. Onun için tarihsel veriler bize gösteriyor ki bütün toplumlarda, ortamlarda, buyrukçu ya da baskıcı yönetimler karşılarında sanat biçiminde bir silah görmek istemiyorlar.

50 yıl önce nasıldı Türkiye’de bu ilişki?

Çok belirgin bir örnek çerçevesinde söyleyeyim bunu: Bundan 50 yıl önceki Ankara Devlet Tiyatrosu’nun Ankara halkı üzerindeki etkisi ya da yaşamında aldığı yer, verilebilecek en doğru örneklerden biridir. Başlangıçta tek bir sahne varmış, hızla çoğalmış. İnsanlar akın akın tiyatroya koşuyor, bilet kuyrukları oluşuyor. Bugünün Ankara’sı dendiğinde ise doğal olarak sahne sayısı ve kadro büyümesi gibi artışlar görebiliyoruz. Ne var ki uzun yıllardır toplumsallaşmanın ve sanata ilginin yanında değil, ta karşısında duran bir siyasal erk var. Çarklar tersine döndürülüyor, yani. Sonucu ya da farkı da çıplak gözle görebiliyoruz, doğal ki.

Bir dönem Devlet Tiyatrosu’nda çalıştınız. İstifa ettikten sonra ‘Devletin tiyatrosunun olamayacağını anladım, kavram yanlıştı’ demiştiniz. Neden devletin tiyatrosu olamaz ve bugün ödenekli kurumlarda olanlarla ilgili neler düşünüyorsunuz?

Devlet Tiyatroları’nda 2 ayrı dönemim oldu. Ankara’da ve İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun kuruluş döneminde. O süreçte Müdür Yardımcısı olarak yöneticilikle de tanıştım. Devlet’in Tiyatrosu’nun olup olmaması sorusunu ilk dile getiren benim, evet. Yapısal ve işleyişsel yanlışlıklarını tek tek, ayrıntılı biçimde sıralayan yazılar yazdım, söyleşilerde konuyu ele aldım. Son uzun yazım Tiyatro… Tiyatro…’da 8 – 9 yıl önce çıkmış olmalı. Şimdi, sanırım kabul edersin ki bu duyarlı konunun nedenini yeniden söze dökmek, bu söyleşinin bir sorusunun sınırlarına sığmaz. Olsa olsa yalnız o konu üzerine başka bir söyleşide ya da yazıda ele alınabilir. Gerekli görülürse bundan elbette kaçınmam, uzak durmam. Yıllar önceki görüşlerimin değişmediğini burada belirteyim. Ancak bugün nerdeyse toptan siyasal erkin kıskacına sıkıştırılmış olan Devlet Tiyatroları’nı, onun varlığını savunmak, önünde siper olmak her aydın kadar, her sanatçı kadar benim de görevim, kuşkusuz. Cumhuriyet devrimlerinin önde gelen sanatsal kazanımlarından biri, sözünü ettiğimiz. Onu baskıcı güce ne kaptırırız, ne kapattırırız…

Türkiye’nin Cumhuriyet’le birlikte geçtiği aydınlanma sürecinde kültür sanata yatırım gerçeği var. Sadece siyasi erk değil toplum olarak da bazı şeylere yeterince sahip çıkmamış olabilir miyiz?

Cumhuriyet’le birlikte gelen sayısız eşsiz nimet içinde kültür sanata yatırım gerçeği elbette var, sanat eğitimine de olduğu gibi. Hem de çok sınırlı parasal kaynakla. İlk dönemlerdeki Milli Eğitim Bakanlığı’nın Dünya Edebiyatından Tercümeler kitap dizisi ve onun parçası olan tiyatro alanında Dünya Klasikleri programı, unutulamaz bir hazinedir. O kitapların pek çoğu benim kitaplığımı aydınlatmakta, hâlâ. Öte yandan Türk insanının değerlerine ve haklarına son dönemlerde sahip çıkmaktaki karnesinin kırıklarla dolu olduğu kanısındayım ben de, evet. Ama bunu söylerken şunu da akıldan çıkarmamalı ki bu duruma gelmesini besleyen de, bölme, ayrıştırma, kamplaştırma, ötekileştirme hatta düşmanlaştırma gibi çok yok edici politikalardır. Yozlaşma bulaşıcı bir şey ve etki – tepki biçiminde gelişiyor. Kendi adıma ben, bu ülkenin en başta gelen değerinin kuşkusuz Cumhuriyet olduğunu yüksek sesle söylüyorum. Ama yüzüncü yaşına ilerleyen Cumhuriyet büyük darbeler, yaralar almadı mı? Aldı, elbet. Yine de, zamanın tersine çeviremeyeceği hiçbir şey olmadığı kanısındayım.

Peki, Cumhuriyet’in tehdit altında olduğunu düşünüyor musunuz? Başkanlık sistemi konuşuluyor mesela.

O sistemi değerlendirmeye kalkışmanın abesle uğraşma olduğunu düşünüyorum. Amacı da, izlenen yolu da hepimiz, her gün görmüyor muyuz? Cumhuriyet aydınlık demek, aydınlanma demek, insan olmaya çağrı demek, eşitlik demek, bireye saygı demek, kadını hak ettiği yere getirmek demek, sanata omuz vermek demek, özgürlük demek, bağımsızlık demek. Tüm bu kazanımlardan göz göre göre vazgeçecek bir toplum olabileceği kanısında değilim.

Hem mesleksel hem yaşamsal anlamda umudunuz var mı?

Mesleksel açıdan bir noktaya, bir olguya bakalım. Üzerinde durulduğunu çok az duyduğum bir olgu. “Tiyatro yapmak” tanımını hangi anlamlarda kullanıyor bizi yöneten insanlar? Şaklabanlık – soytarılık – maskaralık yapmak, show yapmak, şamatacılık, çığırtkanlık, güvenilmezlik, yanardönerlik, kıvırmak, yalan dolan, bağırıp çağırarak bir şeyleri örtmek, değersizlik… Ne yazıktır ki bizi yöneten meclis katında tiyatroyu bu anlamlarda kullanan milletvekillerinin yalnız bir kamptan çıkmadığını da biliyoruz. Ötesi, birçoğumuzun beğenerek okuduğumuz gazete – köşe yazarlarının da bu furyaya kendilerini kaptırdıklarını görüyoruz. Yani, Türkiye’yi yöneten de, yorumlayan da oraya buraya “Tiyatro yapma, lan” biçiminde çakıyor. Şimdi bu, tiyatro insanını umutsuzluğa itecek bir şey midir, olmalı mıdır? Elbette hayır. Onlar kendi densizliklerinde debelensinler, der, işimizi yaparız. Tiyatronun kendisi umudu yaratan, üreten, çoğaltan bir araçtır, bir varlıktır, zaten. Soruyu bir kez daha Cumhuriyet’in varlığı ekseninde yanıtlayayım: Yaşadığımız ülkede Cumhuriyet yıkılmayacaktır. Buna gerçekten inanıyorum. Bütün olumsuz etkenlere karşın yıkılmayacaktır. İnsanı insana yakışır biçimde yaşatan bu yapı, göçmez.

Tiyatro Stüdyosu’nun da 25. Yılı. Önünüzde planladığınız yeni projeler var mı?

Ben bir oyun sahneye çıktıktan sonra onun yaşantısı bitinceye kadar o oyunla her gün haşır neşir oluyorum. Hemen tüm oyunları izliyorum, gereken düzeltmeleri yapıyorum. O iş sona ermeden sonraki sezonun oyun seçimi ve hazırlığına girişmiyorum, girişemiyorum. Tiyatro Stüdyosu’nun bu yıl da sahnelerde olmasını istiyorum, umuyorum elbet. Bugün için belirgin bir şey söyleyemiyorum.