birgün

25° AZ BULUTLU

ARŞİV 11.01.2010 15:43

Akepeliler, Askerler ve Münevverler üzerine tezler...

Ünlü “11. Tez”e ulaşabilmem için 10 adet tez sıralamam gerekiyor elbette. Başlıyorum: 1. Tez: Türkiye’de artık “aydın”ın bittiği yerde

Ünlü “11. Tez”e ulaşabilmem için 10 adet tez sıralamam gerekiyor elbette. Başlıyorum: 1. Tez: Türkiye’de artık “aydın”ın bittiği yerde “münevver” veriyorlar. Münevver, Osmanlıca’da “aydın” demektir... Yeni Osmanlıcılık ortamında artık İtilafçı münevverlik müthiş prim yapıyor. İtilafçı münevverin bir tarafından üflenince öbür tarafından “Başbakanım çok yaşa!” sesi çıkıyor. Cengiz “Münevver” Çandar şöyle diyor: “Sivil faşizm’, ‘tek parti diktatörlüğüne gidiyoruz’ cinsinden ipe sapa gelmez hezeyanların, Ergenekon’u bunca zamandır karartmak ve sulandırmakla uğraşan aynı çevreden seslendirildiğini izliyoruz.” “ ‘Sivil vesayet’ adında karşı çıkılabilecek bir şey olabilir mi? Evet, istenen ‘sivil vesayet’tir zaten; ‘demokrasi’ dediğiniz ‘sivil vesayet’tir.”

2. Tez: AB’ye girilecek demokrasi gelecekti. Darbe olacak demokrasi gidecekti. AB’ye girilmedi, Darbe yapılmadı. “Demokrasi” ise ne yapacağını şaşırdı. Ama liberal-münevver şaşırmadı! İtilafçı oldu. Yani, velev ki askeri vesayet bitiyor, demokrasi yine de gelemiyor.  İttihatçılık gitti de ne oldu? İtilafçılık geldi. Münevver ise demokrasi terminolojisine katkıda bulundu, “sivil vesayeti” bize demokrasi diye yutturdu.  Siyaset biliminde vesayet rejimleri (“tutelage”), haldeki durumu sürekli ve kalıcı görmeyip toplumu sonraki süreçlere hazırlamayı hedefleyen yönetimleri anlatmaz mı? Mesela bir vesayet rejimi sayılan Kemalist dönem de, Batılılaşmayı amaçlamıştı. AKP, sivil bir parti elbette, ama Çandar buna vesayet misyonu yükleyince, şecaat arz ederken sirkatini söylemiş olmuyor mu? Aydın kişinin illa ki solcu olması gerekmeyebilir, ama her daim statükoya karşıdır. Münevver ise sistemi değiştirmeye gücü yetmeyince sistem içinden onu değiştirecek güçlülere/muktedirlere bel bağlayanlardır. Özal’ı desteklemişlerdi, elbette Erdoğan’ı da destekleyeceklerdir.

3. Tez: 28 Şubat süreci ile Çukurambar süreci zıtların birliğidir, ikincisi birincinin devamıdır. Evet, en iddialı tezim budur! Aslında bu süreçler, 2. Dünya Savaşı bitimindeki San Francisco konferansına katılmak uğruna çok partili rejime geçişle de paralellik taşıyor. Türkiye bu tercihiyle Batı’ya açılmış (emperyalizme kucak açmış) NATO, IMF ve Kore savaşına dâhil olmuştu. 28 Şubat (12 Mart ve 12 Eylül gibi) sistemin önündeki tıkanıklıkları hedefleyen “basit” bir askeri müdahale değildi. Tersine toplum mühendisliği tarzıyla (1923, 1945 dönemeçleri benzeri) sistemi tepeden ve dışarıdan değiştirme girişimiydi; “sivil vesayet” olan Özalizm’in devamı bir “askeri vesayet” idi. Özalizm gibi 28 Şubatçılar da emperyal bir vizyona sahiptiler: AB üyeliği, ABD taşeronluğu (bölgesel güç olma), özelleştirme... “İrtica ve bölücülük” söylemi ardında asıl hedeflenen (şimdi küreselleşme denilen) “yeni dünya düzeni” ile entegrasyondu...  28 Şubat gündeme geldiğinde ne AB’den ne ABD’den tek bir itiraz duyulmamıştı. Marx’ın sözüdür: “Tarih ilkinde trajedi sonrasında komedi olarak tekerrür eder.” 28 Şubat bir trajedi, 27 Nisan e-muhtırasıysa bir komediydi. AKP, 28 Şubat’ın hem rövanşı hem devamı olarak, dışarıda bölgesel güç, içeride neo-liberal cengaver misyonuyla küreselleşme neferi oldu. Mesela Çukurambar sürecinde de, devlete ait her şey özelleştirilirken (belki buna kontrgerilla da dâhildir!), topluma ait her şeyin devletleştirilmesi (ve cemaatleştirilmesi) tesadüf sayılmamalı. Genelkurmay karargâhında Erdoğan ve Başbuğ’un kerhen çektirdikleri fotoğraftaki pozları da, zoraki ve çelişkili ittifakın tarihe geçecek bir resmi değil mi?

4. Tez: Eskiden “Bu kış Türkiye’ye komünizm gelecek” denirdi. Bu kış Türkiye’ye darbe gelmeyecek. Zaten geçen kış da şeriat gelmemişti. Şeriat’a ne oldu? Önce şu oldu: Bush’un ılımlı İslamcılığından Obama’nın İtilafçı Neo-Osmanlıcılığına intikal edildi. Şeriat bu memlekete elbette “selamünaleyküm ben şeriat!” diyerek gelmeyecekti ki... Şimdi AKP’liler “de jure” (yasal) iktidarlarından daha fazla “de facto” (fiili) hâkimiyetlerini berkitmeyi gözetiyorlar. Türban, üniversitelerde fiilen serbest olmadı mı? İmam Hatiplilerin de katsayıyla önü açıldı... Tarikatlar, cemaatler, cemiyetteki en güçlü “sivil toplum” örgütleri olmadı mı? Gülen cemaati de toplumda ve devlette her gün yeni bir mevzi kazanmıyor mu? “Sızıntı” artık bir dergi ismi olmaktan çıktı... Maliye görevlileri ellerinde vergi balyozu, sermaye sınıfını hizaya getiriyor. Rakiplerin defteri dürülüyor. Medyanın dörtte üçü ya AKP yanlısı veya AKP’ye ses çıkaramaz haldedir... Ve son olarak sokaktaki insan bile Polis kuvvetlerinin fendi, Askeri kuvvetleri yendi diyor. M. Ali Birand’ın enfes ifadesiyle artık hükümet ve cemaat TSK’ya “ince ayar” (balans ayarı!) çekiyor...  AKP için sivillik, sivil polisliktir! Münevver’in görevi bu denklemi gizlemektir. Yani sivil AKP vesayeti böyleyken böyledir...

5. Tez: AKP ile demokrasi kavramını birlikte telaffuz etmek zevzekliktir. AKP’nin bazen demokrasiden medet umması ondan nefretine engel değildir... (Hâkimiyet kayıtsız şartsız Allah’ındır; başka şey söylemek Allah’a şirk koşmaktır!) AKP strateji değiştirmedi taktik değiştirdi. Birinci devre (2002-2007) defansif oynadı, ikinci devre (2007-?) ofansif oynuyor. Artık yumuşak oyundan sert oyuna geçtiler. Birinci devrede, laiklik İslami yaşamı sınırlıyordu, ikinci devrede İslami yaşam laikliği sınırlıyor. Ancak önünde biriken sorunlar da ötelenemez haldedir, hırçınlaşıyor: Kürt/Irak, Ermeni, Kıbrıs, AB, ekonomik kriz (işsizlik, enflasyon) vb.

6. Tez: AKP Kürt sorununda da tesettürü savunuyor. Yani ortaya çıkmıştır ki, Kürt açılımı palavradır.  Kürt tesettürü hakikattir. AKP Kürtler üzerindeki askeri vesayete esastan itiraz etmiyor. “Kontrgerillayı” sadece hükümetine/ hikmetine müdahale noktasında sorguluyor. “PKK gerillası” ile mücadelesini “kontrgerilla” ekseni üzerinden sürdürmüyor mu?

7. Tez:  Son yaşanan linçler iç savaş provalarıdır. Bu coğrafyanın insanları sadece paranoyak değil resmen (yani devlet eliyle!) manyak hale de getirildi. Kendini güçlü gören her kesim, gözüne kestirdiği güçsüze vuruyor. Sokaktaki leşkerler, Roman-Kürt-Komünist avına çıkmıştır. Toplumsal zenginliğimiz olan mozaik dokulardan berbat ırkçı kokular yükseliyor. 8. Tez: Marksistlerin “devletin görece özerkliği” tezi, bu coğrafyada başkalaşıma uğramıştır, giderek devlet kurumları da birbirinden özerk hale gelmektedir. Emniyet, MİT, ordu, yargı, üniversite özerk (otonom) grupların çatışma sahnesidir... (Öyle ki, Önder Aytaç Taraf’ta emniyet içinde “cemaat ile hükümet güçleri” arasındaki çatışmayı dahi ima etmektedir!)

9. Tez: TSK sütten çıkmış kaşık değildir. Mağrur TSK da mağdur TSK rolü oynamayı öğrenmeye başladı. Yakın geçmişinde üç-dört darbe, özel harp, kontrgerilla, kirli savaş, Şemdinli ve gündelik siyasi müdahaleler bulunan bir kurumdur... Hiç unutur muyuz? Mesela bu kurumun “en sivili” eski komutan Hilmi Özkök, Kürtler için “sözde vatandaş” kavramını icat etmiş olan, Şemdinli olayında Büyükanıt’ın yargılanmasına izin vermeyen bir generaldir...

10. Tez: Türkiye’nin özellikleri abartılmamalıdır. Türkiye de, her türlü sömürünün, zulmün ve ezilen sınıfların olduğu herhangi bir ülkedir. Ekonomik kriz bankalara ve büyük sermayedarlara teğet geçti; işsizlik, zamlar, SGK kazığı deldi geçti. Kaşıkla verdiler, sapıyla çıkarıyorlar, kepçeyle geri alıyorlar... Mevzu budur...

“11. Tez”: Karl Marx’ın ünlü tezidir. Münevverler Türkiye’yi işlerine geldiği şekilde değişik biçimlerde yorumluyorlar; çünkü onlar için asıl olan güncel statükoyu (müesses nizamı/kurulu düzeni) ve şimdi de AKP’nin statükosunu muhafaza etmektir. Bize gelince... Aslında Karl Marx, bizim “tek yol devrim” sloganımızı 11. Tezinde filozofça dile getirmişti: “Filozoflar dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumladılar, sorun onu değiştirmektir.” Ey solcular, sosyalistler, devrimciler; Türkiye’yi yukarıdaki 10 tezde olduğu gibi ya da başka şekilde yorumlarken, cümleleri sıralamak görüldüğü üzere kolaydır, bir sorun yoktur. Peki sorun nedir?

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız