AKP’den demokratik siyaset doğmaz
Birgün Birgün Birgün Birgün
23 Haziran seçim yenilgisi, siyasal islamcı camiada sürmekte olan örtülü saflaşmaları hızlandırdı. AKP’nin kurucu kadroları Milli Türk Talebi Birliği (MTTB) içinde yetişen siyasal İslamcı gençlikti. Kader ve dava birliği yapmış bu kadrolar, partinin ve hükümet sisteminin tek başına Erdoğan’ın elinde ve yetkisinde toplanması ile “ortak aklın ve davanın” tek adamın aklına ve davasına dönüşmesi göz […]

23 Haziran seçim yenilgisi, siyasal islamcı camiada sürmekte olan örtülü saflaşmaları hızlandırdı.

AKP’nin kurucu kadroları Milli Türk Talebi Birliği (MTTB) içinde yetişen siyasal İslamcı gençlikti. Kader ve dava birliği yapmış bu kadrolar, partinin ve hükümet sisteminin tek başına Erdoğan’ın elinde ve yetkisinde toplanması ile “ortak aklın ve davanın” tek adamın aklına ve davasına dönüşmesi göz yummuşturlar.

Buna şaşırmamalı. Zira “tek adamcılık” siyasal İslamcı hareketlere ait bir gelenektir.

17 yıllık AKP iktidarındaki menfaat ağları içinde yer alan aktörleri değişiyor. “Kurucu ortak irade” yerine Erdoğan iradesine bırakıyor. Bundan rahatsız olanların da yeni arayışları var.

AKP içindeki kişisel, grupsal ve psikolojik düzeydeki yaşanan bu ayrışma, düşünsel ve ideolojik ayrışmaya tekabül etmiyor. Siyasal İslamcılar arasındaki tevhidi bakış ve ümmetçi yaklaşımlardaki ortaklık bakidir. Farklılık gibi görünen sadece siyasal taktik ve takiyelerden ibarettir.

Söz konusu şeriat talebi olunca, orada bir ayrışmaya tanık olamazsınız. Güçsüz iken “demokrasi trenine” binerler. İktidar olunca, tüm kamu hizmetlerini ve kamusal alanı dini referanslara göre dizayn ederler.

Davutoğlu’nun acıklamalarıda, sorunun temelinde düşünsel ve ideolojik bir hasar olmadığı ve iktidar menfaatlerini paylaşmaktan, kaynakladığı yönündedir.

Evet AKP’de bir saflaşma var. Çünkü AKP’nin Kasım 2002 yılındaki kurucu kadrolarından, Gül, Babacan, Davutoğlu gibi bir çok MTTB kadrosu artık yok. “Biz birlikte yürüdük” şarkısının sözleri “biz Erdoğan için varız”a dönüştü.

Erdoğan dışında karar verici kalmadı. Erdoğan “eskilerden” daha ziyade, “yeni” transferleri tercih etti. Has Parti’den Numan Kurtulmuş’u Bakan ve Genel Başkan Yardımcısı, DP’den gelen Süleyman Soylu’yu İç İşleri Bakanı, HDP’den gelen Mehmet Metiner’i milletvekili, CHP’den gelen Savcı Sayan’ı Belediye Başkanı, MHP’den gelen Tuğrul Türkeş’i Bakan, MHP’yi ise siyasal ortak tercih etti. Ekonomi ise ailenin damadı Berat Albayrak’a teslim edildi. Danışman kadrolarınında buna benzer ve Milli Görüş geleneğinden olmayan değişimleri görmek mümkündür.

Davutoğlu ve Babacan salt AKP tabanına güvenerek,  partiden koparacakları kadrolarla sınırlı bir strateji ve parti kurmayacakları belli. Merkez sağ ile birlikte ismi geçmişte “sol” ile anılan kişileri de yeni partilerin vitrinine koyacaklar.

 AKP’nin kuruluş manifestosunda olduğu gibi “demokrasi”, “özgürlükler”, “adalet ve düşünce özgürlüğü”diyecekler. Ama 17 yıl boyunca ülkemizde yaşanan tahribatlarda, kendi sorumluluklarına dair tek bir kelime etmeyecekler.

Erdoğan ise ayrılanları; “kutsal davaya ve kutsal yürüyüşe ihanet edenler” ve “ümmeti bölenler” olarak görüp AKP’nin yarattığı tahribatları “milli irade” ile örtmeye devam edecek.

Unutmamalı ki, AKP ya da yeni parti girişimleri siyasal islamcı projelerdir. Siyasal islamcılık ise farklı siyasi ve evrensel değerlerin istismarı ve takiyelerine başvurarak, küresel kapitalizmin hizmetinde islamcı hegemonya kurma projesidir.

Çünkü İslamcılık antikapitalist olmayan bir burjuva hareketidir ve sonuç itibariyle sermaye, NATO, AB ve ABD lehine tutum alır. Bu tutumlarını ise “milletin dini, geleneksel ve tarihsel değerlerini biz savunuyoruz” ve “bizim dinimizi ve kültürümüzü yok etmeye çalışan batı değerlerine ve moderniteye karşı mücadele ediyoruz” gibi argümanlarla örtmeye çalışıyorlar.

Solun ise, buna karşı bir hegemonya kurma stratejisinin merkezine elbette sınıfsal bakış ve tutumdan kaynaklı olarak, sermayeden değil, emekten ve emekçilerden yana politikalar koyacaktır.

“Demokratikleşmek” için Davutoğlu, Gül ve Babacan’dan medet ummak, solun ve laik kesimlerin tutumu olamaz.

Çünkü laiklikten, demokrasiden, çoğulcu bir cumhuriyetten, emekten, barıştan ve özgürlükleriden yana bir Türkiye’nin geleceğine “hangi akıl tayin edecek” sorusu önemlidir; ya emekçilerin ya da burjuvazinin.  Ya ulemanın ya da halkın!

Öyleyse aklımız gibi kâbemiz de yönümüzü belirler. “Benim Kâbem insandır” diyenler ile Kâbesi 6. Filo olanların kıblesi farklıdır.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız