birgün

18° AZ BULUTLU

DÜNYA 01.10.2020 04:00
author

Almanya’nın birliği 30 yaşında

Almanya’nın en büyük resmi bayramı, “Alman Birliği Günü” 3 Ekim’de kutlanacak. Bu yılki kutlama “Almanların yeniden birleşmesi”nin 30’ncu yılına denk geliyor. Aslında 29’ncu ya da 28’nci yıldan çok farklı bir durum yok ve muhtemelen 31’nci yıldönümünde de aynı durum olacak. Ama sonuna gelen sıfırın verdiği “yeni bir aşama” algısı nedeniyle, önceki yıllara göre daha yoğun bir gündem yaratıyor bu yılki bayram.

Koronavirüs önlemleri nedeniyle önceden planlandığı gibi büyük çaplı kutlamalar yapılmasa da gerçekleştirilecek birçok etkinlikte Almanların bir bölümünü ezen 40 yıllık sosyalist diktatörlüğün nasıl yıkıldığı, birleşmenin “barışçı bir devrim”le nasıl gerçekleştirildiği övgüyle(!) hatırlanacak.

Aslında bu resmen bir birleşme değildi. Doğudaki sosyalist Alman devleti yani Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin (DDR) kısa süre önce seçilmiş yeni parlamentosu Volkskammer, 23 Ağustos 1990’da oy çokluğuyla batıdaki Federal Almanya Cumhuriyeti’ne bağlanmaya karar vermişti.

Onu da baş döndürücü bir hızla yaşanan gelişmeler izledi.

31 Ağustos’ta doğu ve batı Almanya’nın temsilcileri “Birleşme Anlaşması”nı imzaladılar. Birleşme, doğudaki reformcu güçlerin talep ettiği gibi yeniden hazırlanacak bir “birlik anayasası” temelinde değil, batıda yürürlükte olan anayasanın bir maddesi kapsamında olacak ve 3 Ekim 1990’da yürürlüğe girecekti.

Üç hafta sonra yani 20 Eylül 1990’da da iki ülkenin parlamentoları söz konusu anlaşmayı kabul ettiler.

3 Ekim 1990’da DDR ortadan kalktı. Federal Almanya Cumhuriyeti ise bir günde nüfusu 17 milyon artmış, yüzölçümü yaklaşık 110 bin metrekare daha büyümüş bir ülke haline geldi.

Yaşanan resmen “doğunun batıya bağlanması”ydı, ancak fiilen gerçekleşen şey bir “birleşme” idi. Alman birliği büyük kitlelerin coşkulu katılımı ve barışçı bir dönüşümle gerçekleşmişti.

Bir kaç yıldır sosyalist sistemde yaşanan devinimler bunu kolaylaştırmıştı. Sosyalist sistem, başta Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) olmak üzere bir çözülme süreci içindeydi. Doğu Almanya’daki hükümetin muhalifleri her geçen gün büyük kitlesel katılımlarla bir dönüşümü zorluyordu. Doğu ve Batı Berlin’i birbirinden ayıran meşhur duvar bir yıl önce yıkılmış, iki Almanya’nın fiili birleşmesi zaten başlamıştı.

★ ★ ★

Hem batıda, hem de doğuda birleşmeye karşı olup gelişmeleri kuşkuyla izleyenler de vardı. Ancak onların reforme edilmiş yeni bir sosyalizmin kurulması çağrıları cılız kalıyordu. Hele de dönemin Federal Almanya Başbakanı Kohl’ün “1’i 1” formülünü duyurmasıyla reformcuların işi bitmişti. Artık Batı Alman Markı’yla Doğu Alman Markı bire bir değiştirilecekti. Bir anda Batı Alman televizyonlarından izledikleri refah ve zenginlik düzeyine erişebilecekleri hayallerine kapılan kitleler, bu uygulamanın ekonomik karşılığının olmadığı, ileride ağır bedeller ödemek zorunda kalacaklarına dair uyarılara kulak asmıyordu.

★ ★ ★

Sonuçta birlik gerçekleşti. Üstelik bu birlik, daha önceki Alman birlikleri gibi komşu ülkeler tarafından bir tehdit olarak görülmüyor, aksine destekleniyordu.

Gerçi batıdaki komşular -özellikle Fransa ve Büyük Britanya- başlangıçta daha da büyümüş olan Almanya’ya kuşkuyla bakıyor, “bir yerine iki Almanya’nın olması daha iyidir” diyor, birleşme sürecini frenlemeye bile çalışıyorlardı. Ancak sosyalizmin çökmesinin doğal sonucuna karşı çıkacak değillerdi. Doğudaki komşular da DDR’in yolunu takip etmeye, “var olan sosyalizm”i yıkıp, kapitalist batı dünyasının bir parçası olmaya çalışıyorlardı. Bilindiği gibi hem Batı, hem de Doğu Almanya o döneme kadar resmen II. Dünya Savaşı galiplerinin, yani ABD, Fransa, Büyük Britanya ve SSCB’nin işgali altındaydı. SSCB lideri Gorbaçov’un desteğini ve onayını alan Başbakan Kohl’ün girişimleriyle bu sorun da çözülmüş, iki devletin, işgalci dört devletle imzaladığı “İki Artı Dört Anlaşması” ile bu durum da ortadan kalkmıştı.

3 Ekim 1990’da “yeniden birleşen” Almanya, Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun (sonra Avrupa Birliği oldu) ve NATO’nun bir üyesi olarak kalmaya devam etti.

★ ★ ★

Aradan 30 yıl geçti. Doğusundaki ülkelerin de bu sürede kapitalist sistemle bütünleşmesi nedeniyle Almanya artık bir cephe ülkesi değil.

Komşularıyla barış içinde. Tüm dünyanın önemli bir “barış ve istikrar faktörü” olarak varlığını sürdürüyor. Ancak içeride birlik sürecinin neden olduğu tahribatları halen yaşıyor.

30’ncu yıl vesilesiyle yapılan yayınlarda da bu daha da görünür oluyor.

İki ülke birleştiyse de halklar arasındaki birleşme halen gerçekleşmedi.

Doğuda işsizlik, yoksulluk -ki bunlar birleşmeden sonraki özelleştirme sürecinin sonucuydu- düzeyi batının çok daha üstünde.

Doğudaki kent, kasaba ve köylerin iş ve aş arayanların batıya göçü nedeniyle yaşadığı kan kaybı sürüyor.

Halkın önemli bir kısmı kendilerini haksızlığa, ayrımcılığa uğramış hissediyor.

Ve bu durum sisteme muhalif siyasi partilere kitlesel desteğe dönüşüyor.

Son yıllarda aşırı sağcı partilere kitlesel destek artmaya başladı. Bunun ırkçılık gibi başka nedenleri de var tabii ki. Zamanla tüm aşırı sağcı güçlerin “çatı partisi” haline gelen AfD (Almanya için Alternatif) artık birleşme sürecinden hayal kırıklığına uğrayan kitlelerin temsilciliğini üstlenmiş durumda.

Birleşik Almanya’nın bir yanı da bu.

Bir Çağrımız Var
Az önce okuduğunuz haber, bağımsız bir medya organı tarafından size sunuldu.
Bağımsız gazetecilik; sermayeye karşı halkı, sömürüye karşı emeği, eşitsizliğe karşı adaleti, savaşlara karşı barışı, piyasacılığa karşı temel hakları, talana karşı doğayı, erkek şiddetine karşı kadınları, istismara karşı çocukları savunmanın olmazsa olmaz koşuludur.
Siz de gerçeğin sesini yükseltmek adına sorumluluk almak istiyorsanız, sadece birkaç dakikanızı ayırarak BirGün’e abone olabilir ve ‘#BirGünBenim’ diyebilirsiniz.
Şimdiden sonsuz teşekkürler…
BirGün bizim; hepimizin.
Tıklayınız