Google Play Store
App Store
Alzheimer ve sosyal devletin çöküşü
Fotoğraf: AA

Doç. Dr. Tamer Yazar* 

Sağlık, eğitim ve barınma haklarından gereğince yararlanamayan bireylerde Alzheimer yalnızca bir hastalık değil; sosyal devletin çöküşünün beyne yansımasıdır.

Alzheimer hastalığı yalnızca bir nörodejeneratif hastalık değil, yaşam boyu maruz kalınan çevresel koşulların birikimli sonucudur. Hastalığı yaşlanmanın doğal bir sonucu ya da kaçınılmaz bir genetik kader olarak tanımlama yaklaşımı, toplumsal koşulları görmezden gelme ve tüm sorumluluğu bireyin biyolojisine indirgeme hatasına düşmeye neden olur.

‘The Lancet Commission on dementia prevention, intervention, and care’ tarafından yayımlanan 2020 ve 2024 yılı raporları; düşük eğitim düzeyi, kronik stres, sosyal izolasyon ve sağlık hizmetlerine yetersiz erişimin Alzheimer hastalığı için önemli ve büyük ölçüde önlenebilir risk faktörleri olduğunu ortaya koymuştur.

Bu bakış açısı sorumluluğu bireyden alıp, onu çevreleyen sosyal, ekonomik ve politik yapının içine yerleştirir. Çünkü beyin yalnızca genetik mirasla değil; alınan eğitimle, maruz kalınan stresle, sosyal ilişkilerle ve yaşam güvenceleriyle şekillenen bir organdır.

***

Alzheimer’ın biyolojik temelinde amiloid- birikimi, tau protein hiperfosforilasyonu, sinaptik kayıp ve nöroinflamasyon yer alır. Ancak bu patolojik süreçlerin ne zaman başladığı ve hangi hızda ilerlediği yalnızca moleküler mekanizmalarla açıklanamaz. Genetik faktörler, özellikle APOE e4 aleli, riski artırır; fakat belirleyici değildir. Aynı genetik profile sahip bireyler arasında hastalığın ortaya çıkışı ve seyri, yaşam koşullarına bağlı olarak büyük farklılıklar gösterebilmektedir.

Düşük eğitim düzeyi, sınırlı zihinsel uyarım, sosyal izolasyon, vasküler riskler ve kronik stres Alzheimer etyolojisinin ayrılmaz parçalarıdır. Bu faktörlerin çoğu bireysel tercihlerden çok, bireyin içinde yaşadığı toplumsal düzen tarafından belirlenir.

Kronik stres patogenezde merkezi bir rol oynar, bellek ve yürütücü işlevlerden sorumlu beyin bölgelerinde yapısal ve işlevsel bozulmalara yol açar. Dikkat çekici olan, Alzheimer’da en erken etkilenen beyin alanlarıyla kronik stresin en fazla zarar verdiği bölgelerin büyük ölçüde örtüşmesidir. Bu nedenle Alzheimer, yalnızca ileri yaşta ortaya çıkan bir hastalık değil; çocukluk döneminden itibaren biriken biyolojik ve psikososyal risklerin sonucudur.

Sosyal devlet modeli, sağlık, eğitim ve barınmayı piyasa koşullarına terk edilemeyecek temel kamusal haklar olarak tanımlar. Sağlık bu çerçevede yalnızca hastalık ortaya çıktığında sunulan bir hizmet değil; toplumun zihinsel kapasitesini ve uzun vadeli refahını koruyan bir yatırımdır. Eğitimde eşitlik, güvenceli barınma ve erişilebilir sağlık hizmetleri bireyin bilişsel bütünlüğünü koruyan yapısal dayanaklardır. Alzheimer etyolojisi bu bağlamda ele alındığında, sosyal devletin rolü dolaylı değil doğrudan belirleyici hale gelir.

***

Sosyal devletin gerilediği toplumlarda kronik stres yaygınlaşır, bilişsel rezerv zayıflar ve koruyucu sağlık hizmetleri geri plana itilir. Bu koşullar Alzheimer için güçlü ve büyük ölçüde önlenebilir bir risk zemini yaratır. Türkiye’de son yıllarda eğitim, sağlık ve barınma alanlarındaki yapısal aşınma yalnızca ekonomik değil; toplumun ruhsal ve bilişsel sağlığını etkileyen uzun vadeli bir halk sağlığı sorununa dönüşmüştür.

Alzheimer ile mücadele bireylere “daha çok bulmaca çözmeyi” ya da “stresini yönetmeyi” önermekle sınırlı olamaz. Etkili bir mücadele, yaşam boyu beyin sağlığını koruyacak kamusal bir strateji gerektirir. Alzheimer bir “yaşlılık hastalığı” değil, yaşam boyu süren bir halk sağlığı sorunu olarak tanımlanmalıdır. Eğitim, barınma güvencesi, ruh sağlığı hizmetleri ve koruyucu hekimlik bu mücadelenin temel sütunlarıdır.

Alzheimer ile gerçek mücadele yalnızca belleği değil; insanların hayatlarını güven içinde kurabildiği bir toplumsal hafızayı korumayı gerektirir. Kamusal sağlık, eğitim ve barınma güvencesi olmadan Alzheimer’dan söz etmek, nedeni görmezden gelip sonucu tedavi etmeye çalışmaktır.

Nöroloji Uzmanı*